Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
110 Çoruh un Kalbi Dağları dolduran kır çiçekleri, Sev - Sözümoki
01 Eylül 2020, Salı 07:32 · 73 Okunma

110

Çoruh 'un Kalbi
Dağları dolduran kır çiçekleri,
Sevda nişanesi oluyordu bakarken,
Derken karlar yağıyor dağın etegine,
Lapa lapa hiç bitmeyecek gibi...
Hikayeleri ümitleri hayatları örtüyor,
Bir tek sevda duruyor yerli yerinde,
Adına başka başka isimler gelse de,
Yürek bir onunla ferahliyor.
Kır ciceginin güzelliği vurmuş yüzüne...
Güneş hem de yakıcı bir güneş,
Ele avuca sığmayan bir ateşte,
Karanlığın ufkunda kayboliyor...
Günler eriyor karlar erimeden,
Söylenmemiş bir söz oluyor...
Hasret dolu bir ilkbahar akşamı,
Yollarımı sevdalı bakışın kesiyor.
Tipi gibi boran gibi ölüm gibi...
Yaza hasret şimdi,
senden ayrı günlerim.
Bir aksam soba başında,
Citirdayan odun parçası,
Yorgun dumanını atınca,
Bir alev kaplıyor...
Yüreğimi senden geriye...
Ilk karlar eridi ve sele karşıtı,
Yas türkülerini yutan mevsimlerde...
Zuhre'nin adını aklımdan hiç çıkarmadım...
Sevdasini ise karlar yaganda,
Dolanay gecesinde heceledim bir bir...
Taskopru şahittir olan bitene,
Bir at ay ışığında olan bitenden habersiz,
Torbasında yemliyor deminden beri,
Bazen kulakları dikine dinliyor geceyi,
Taskopru, dolunay, at,igde ve ben
Gönlümün Zuhre'sine kavusmayi bekliyor...
Gece on ikiye ulaşınca Zuhre'ye, pencere camında dolunayi izliyor.
Ben ise onun güzelliği...
Derken beni görüp sessizce aşağı iniyor
Bir beni bir de şu igde ağacı altinda atı görüyor şaşırmış gibi.
"Zuhre kaciriyorum seni bu gece" diyorum
Sevinir gibi yapıyor Zuhre,
Gökteki yıldızlar aramızda parlıyor...
Gece gece ortalığı bir ışık huzmesi sarıyor.
Zuhre ve ben gecenin büyüsüne kapiliyoruz...
Ebubekir Kuri -Zuhre'ye Ağıtlar
 
Ilkbaharin insana yeniden hayat veren  atmosferi köy enstitünün bulunduğu alana uzun zamandır ugramiyordu.Gelen bilgileri gözönüne alındığında diğer enstitüler de farklı görünmüyordu...Sanki çiçeklerin  birbaska açarak gönülleri senlendirdigi, yağmurların bir mutluluk kaynağı olduğu, masmavi göğün bağrında uzaklara ucan kuslarin tarifsiz mutluluğunu ariyor gözlerim... Dünya kurulduğundan beri herkes ilkbaharı, çiçekleriyle tanıyor. Öyle biliyor... Ilkbahar bir çiçekten çok daha fazlasını barındırıyor içinde... Bu topraklar çok ilkbaharlar gördü, Bu aziz vatan ne guzleri ardında bıraktı... Nice sıcak geçen yazları geldi geçti buralardan.
Kadim Adadolu coğrafyasında çiçeklerin en az açtığı mevsime denk geldiğimize iyiden iyiye inanmaya başladık...
Enstituye gittiğimde eskiden yapılan görkemli mezuniyetlerin yapılmayacağı müdür tarafından ilan edilmişti... Şu anki ruh halim Zuhre'ye kavuşacak olmayı animsatiyordu...
Enstitu  Muduru Ferhan bey, enstitu bahçesinde hazır ol da  bekleyen  öğretmenlerimiz ve  biz öğrencilere fazlasıyla ruhsuz ve yavan bir konuşma yaptı... Müdürün  yuzündeki gerginlik güneşin kavurucu sıcağı ile daha da artıyordu.
Anfi tiyatro da müsamere ve oyunları da yasaklamislardi  önceleri... Oysa enstitünün ilk zamanlarında Sheakeaspeare den Kral Lear, Othelo, Macbet ve diger oyunlari izlediğimiz günler çok uzak değildi...
Köy enstitülerine kayıt yaparken ışıl ışıl yanan gözlerimiz şimdi öğretmen olarak tüm yurt sathında
özveriyle mücadele edeceğimiz yeni bir yola bakıyordu... Anadolu 'nun her yanında açan bin bir renkli çiçeklere yepyeni bir yaşamın kapılarını açacak olanlar bizlerdik. Kimi zaman kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ köyünde kimi zaman ise uçsuz bucaksız bir bozkirin orta yerinde eğitim ateşini yakacaktik...
Kendi yaptığımız ahsap bavulumuzun içine doldurdugumuz bitmeyen ümitlerimiz ve heyecanlarimizla göreve başlamaya hazirdik... Zuhre de enstituden mezun olmasını ne çok isterdim. Enstitulerin kiz öğrencilerine mezun olduklarına birer adet dikiş makinası hediye ediliyordu...Keşke Zuhre de onların içinde olabilseydi... Ama ne yazik ki bu gerçekleşmedi...
Son zamanlarda enstitulerde okuyan kiz öğrencilere türlü iftiralar atılıyordu.. Kimisine  erkeklerle yakın ilişkiler yaşadığı hatta daha ileri gittikleri gibi son derece çirkin dedikodular yapilmaktaydi ...

Imameddin dayı yardım isteğimi geri çevirmişti...Günlerce düşündükten aklındaki planimi uygulamaya koydum.Önce Zuhre'yi düğün gecesi Harun'un dayisindan aldigim at ile  kaciracaktim sonra da Erzurum'a gidiyor zannetsinler diye birkaç iz birakacaktim. Zuhre ile ben ise Hopa'ya yani vaktiyle dedemin balıkçılık yaptığı kaptanin evine doğru uzun bir yolculuğa.  çıkacaktık...Temel reis dedemi çok severdi. Beni de ilk kez Nazenin düğününde görmüştü ve dedemle beni evine davet etmişti... Demek kısmet buguneymis. "Ne vakit basin sıkışırsa  her daim kapımız açıktır sana evlat demişti... "
Enstitüde diplomalarimiz çoktan hazırlanıp bizlere verilmişti...Dönüp son kez enstitü ye bir baktım. Harun ve Kemal ve Ziver ile Kemal Alemoglu az ileride beni bekliyorlardı...Enstituye ilk girdiğim günü hatırlıyorum da herhalde buradan bu kadar sönük  ayrilacagimizi tahmin etmiyordum...
Acı tatlı çok anım vardı bu okulda... Ziver in
-Hayde Tahir tren kalkmak üzere dedigini isittim ve yürümeye başladım...Arkadaşlarım bir sona doğru yürüdüğünü bilmeden kendi aralarında sakalasip sohbet ediyorlardı... Şimdi çok ama çok zorlu bir yola giriyordum... Tren Erzurum'da soluklanmak için durduğu vakit bizlerde garda indik ve Coruh'un bağrına doğru gitmeye başladık...At sırtında uzun ama ince yollardan geçtik, Imameddin dayımın evine yakın bir yerde gece olduğu vakit mola verdik... Zifiri karanlık gecenin tek aydinligi binlerce yıldızdı. Azigimiz çıkarıp birşeyler yedikten sonra yola çıkacaktık...Binlerce yıldızın gözalıcı parlaklığı içinde bir ses isittik. Tanıdık birinin sesi gibi geldi.Ses biraz daha yakından gelmeye başlayınca once sevimli bir dana nin bizlere gelmekte olduğunu ardından ayak sesleri ile Cesmigul karanlıktan çıkıverdi... Dana dans eder gibi etrafımızda dönüyor ve mutluluktan bir yerinde durmayıp zipliyordu... Cesmigul danayi görünce sevinmiş olacak ki bize iyi aksamlar deyip teşekkür etti. Iyi aksamlar dediğimizde nasıl olduysa benim sesimi seçti ve Tahir sen miydin? dedi ve evine misafir etmek istedi. Biz de tesekkur edip yola devam etmeye karar verdik."Babana selam söyle" dediğim anda bana özlemle sarıldı birkaç Cesmigul... Ne diyecegimi bilmeden yola revan oldugumuzda arkadaslar yol boyunca sususumda bir tuhaflık sezmemislerdi. Oysa o an benim içinde fırtınalar kopuyordu. Hani Karadeniz'in hiç dinmeyen fırtınaları olur ya, gören gözleri dehşete düşüren iste benim ruh halinde aynen öyleydi.
Köye vardigimizda taskopruden geĺip geçenlerin yoğunluğu ilk göze çarpan olaydı. Dedemin evine gittiğimde arka bahçenin ciceklerinin  büyük bölümü soldugunu gördüm... Rahmetli nenemle  binbir zorlukla büyüttüğünüz bu çiçekleri bu sekilde görmek istemezdim... Aslında bu çiçeklerin görüntüsü birkaç gün içinde olacaklarin özeti gibiydi...
Ertesi gün kına gecesi ve ardindan ise düğün yapılacaktı.Elimde sadece kirksekiz saat vardı... Taş köprüden geçip Zuhre'nin evine doğru yürürken Zuhre'nin dedesi gorunuverdi gözüme... Acıyan gözlerle bana bakıyordu. Belki de benim su anki çaresizliğini görmüştü ve selam bile vermeden yoluna devam etmişti...
Dolunay taskoprunun ortasında belirince  saat oniki demektir... Bu vakitler köyde el ayak çekilir ve köy derin bir yalnızlığın orta yerine dönerdi... Kahve bile kapanali bir saat olmuştu... Şu anda etrafta duyulan tek ses bir kaç huysuz köpeğin belli belirsiz havlamasi ve Coruh'un geceye söylediği turkuydu... Bir sonraki gün kına gecesi olduğunda zamanın iyice yaklaştığını anladım... Hatun ablanin yardımlarıyla  Zuhre'ye burada olduğumu haber veren bir not ulastirdim... Çok riskli bir durum olduğunu iyiden iyiye anladım... Ama Zuhre için zeten  ölümü göze almamismiydim?...
Düğünden önceki gece yarısindan sonra Zuhre ile söğüt ağacının altında buluştuk.Bu yaptığımız ölüme meydan okumadan farksızdı... Aylar sonra Zuhre'yi ilk kez bu yaz gecesi gördüm... Seni düğünden önceki gece kaciracagim "Zuhrem! Coruh'un kandil cicegim" dediğimde içten içe ağlamaya başladı... Gözyaşlarını dolunayin ışığında sildigim meldilim cebimde büyük bir emanet gibi duracaktı... Evet anlamında başını salladı... Planimi anlattım... Yakalandığımizda Yakalandığımizda basimiza gelecekleri biliyorduk... Öldürülmek hem de sevda için...Sevdamiz yalcin dağlara,Coruh'un nazlı akışına ve dilden dile anlatılan bir destan oluverecekti belki de...
Düğün gecesi jandarma komutanı bir   ihbar üzerine köydeki herkesin evini aramaya başladı... Bir de suçlu olduğunu ve yıllardan beri arandığını söyledi... Suçlunun adını açıkladığında herkes gibi ben de dondum kaldım.. Bu kişi Zuhre'nin dedesi Sefer Mehmet dedeydi... Gencken bazi evlere girer ve zorla yiyecek ve para topladığı olurdu... Yine böyle günler de Morkaya  köyünde birkac kisi ile birlikte yiyecek ve para vermedikleri için  suçsuz bir köylü ile hanımını  öldürmüş ve ardina bakmadan çekip gitmişti... Komutanın daha sert biçimde Sefer Mehmet kim?  diye bağırması ile ortamdaki ugultu bir anda yerini ölüm sessizliğine bıraktı... Komutan karanlıkta bir kişinin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü ve o kişi
-buyur benim komutanım dedi... Askerler Sefer Mehmet dedeyi hemen tevkif edip oradan ayrıldılar... Ağa ve adamlari olayın iç yüzüne öğrenince oğlumu, böyle bir adamın torunu ile evkendirmrkten vazgeçtiler... Zuhre'yi kaçırma planın da suya düşmüş oldu... Hem beni yıllarca anne babasız olarak yaşamaya mahkum eden bu dedeyi ömrüm boyunca affetmeyecektim... Zuhre' nin ise bir suçu yoktu. Bu hikayenin en masum tarafında o duruyordu...

Iki hafta sonra ise  muhtar, dedem ve benle konuştuktan sonra Zuhre'yi, annesinden istemeye karar verdi dedem... Kahveler icilirken "Allahın emri diye "söze başladı dedem... Cümlenin sonunu getirince bir sure sesizlik oldu.. Sonrasinda ise "verdim gitti "diyen ses ile herkesi bir gülümseme aldı...
Zuhre'yi kaciracakken şimdi köyde dugunumuz yapılıyordu... Yemekler yeniyor, tulum eşliğinde horonlar tepiliyor tüm  köylüler mutlu mesut zamsn geçiriyordu... Bir ara silahlar patlayınca sağ yanimda bir kanama hissettim vurulmusum. Gözlerim yavaştan kararmaya basldi...
Gözlerimi açtığımda devlet hastanesinde yattigimi ve sağ yanimin sargı ile sarıldığını gördüm. Canım çok yanıyordu. Takvime baktım düğünden üç gün geçmişti demek üç gün hastanede bilincin kapalı bir sekilde yattım... Basucumda dedem ve Zuhre bekliyorlardı.. Arada bir kapıdan gelip geçenler geçmiş olsun diyorlardı... Sonra öğrendim ki bana kurşun sıkan ağanın ogluymus...
Yazin bittiğini incirler ve uzumlerin olduğundan anladik. Koskocaman ve bitmez denilen yaz bitivermişti iste. Ben hem ogretmenligime hem de Zuhre'me kavusmustum...
Okullar açılınca köydeki görevime başladım. Bu an Zuhre'ye sevdalandigimdan anla aynıydı... Köy çocuklarının sevinci ve öğrenme azmi beni inanılmaz mutlu ediyordu...

1956 senesi Zuhre ve benim için çok guzel yıllar olacaktı. Orak zamanında ikizlerimiz dünyaya gelmişti. O an Allah a binlerce kez sukrettim... Sari ördeğin bundan sonra yeni sahipleri olacaktı... 
SON

Facebook'ta Paylaş
Twitter'da Paylaş
2 kişi beğendi ·
Yazarın diğer paylaşımları;
Sözümoki Mutlaka Bilinmesi Gerekenler
Shakespeare hakkında ne düşünüyorsun?