Bir gün kendime çok basit ama çok ağır bir soru sordum:
“Ben gerçekten mutlu muyum?”
Cevap hemen gelmedi.
Çünkü insan alıştığı hayatı mutluluk zannedebiliyor.
Bir düzene alışıyorsun.
Bir sorumluluğa.
Bir sessizliğe.
Bir ilişki biçimine.
Bir davranışa.
Hatta bazen kendi mutsuzluğuna bile.
Çünkü tanıdığın acı, bilmediğin değişiklikten daha güvenli geliyor.
Ben de bazı şeyleri sırf alıştığım için hayatımda tuttuğumu fark ettim.
Oysa alışmak, doğru olduğu anlamına gelmiyordu.
Bunu anladığımda kendime başka sorular sormaya başladım.
Beni ne mutlu ediyor?
Ne yoruyor?
Neyi gerçekten istiyorum?
Neyi sırf başkaları istiyor diye yapıyorum?
Hangi insanlarla kendim gibi hissediyorum?
Hangi ortamlarda kendimi küçültüyorum?
Hangi cümleleri artık kurmak istemiyorum?
Sorular çoğaldıkça cevaplar da yavaş yavaş ortaya çıktı.
Ben aslında çok şey istemiyordum.
Daha gerçek olmak istiyordum.
Daha az rol yapmak.
Daha az açıklamak.
Daha az suçluluk duymak.
Daha çok gülmek.
Daha çok üretmek.
Daha çok yazmak.
Daha çok kendim olmak.
Mutluluk belki de sandığım kadar büyük bir şey değildi.
Bazen insanın kendi hayatına yabancı olmamasıydı.