Anne olduğumda hayatımın merkezi değişti.
Bir insanın sana tamamen bağlı olduğunu bilmek, tarif edilmesi zor bir sorumluluk.
O küçücük insanın gözlerinde kendini görmek...
Onun korkusunda kendi kalbinin sıkışması...
Mutluluğunda dünyayı unutmak...
Annelik bana sevgiyi öğretti.
Ama yalnızca sevgiyi değil, korkuyu da öğretti.
Çünkü insan birini ne kadar severse onu kaybetmekten o kadar korkuyor.
Anne olduktan sonra dünyanın bütün tehlikeleri görünür hâle geliyor.
Her şey için endişelenebiliyorsun.
Onun geleceği.
Onun mutluluğu.
Onun kırılacağı insanlar.
Onun hayatında yapacağı seçimler.
Ve bütün bunların arasında kendini unutmak çok kolay.
Ben de unuttum.
Çocuklarım için yapabileceklerimin sınırı yokmuş gibi yaşadım.
Ama zamanla şunu fark ettim:
Çocuklarımın ihtiyacı olan şey kendisini tamamen yok etmiş bir anne değil.
Kendisini de seven bir anne.
Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi dinlemiyor.
Bizi izliyor.
Kendimize nasıl davrandığımızı görüyor.
Kendimizi nasıl koruduğumuzu.
Kendi sınırlarımızı nasıl çizdiğimizi.
Kendi hayatımıza ne kadar değer verdiğimizi.
Bir gün çocuklarımın büyüdüğünü ve kendi hayatlarını kurduğunu düşündüğümde kendime şu soruyu soruyorum:
Onlara nasıl bir anne bırakmak istiyorum?
Her şeyini onlar için feda etmiş bir kadın mı?
Yoksa onları çok sevmiş ama kendisini de unutmamış bir kadın mı?
Ben ikincisini istiyorum.
Çünkü çocuklarımın bir gün kendi hayatlarında kendilerini kaybetmelerini istemiyorum.
Onların kendilerine dönmeyi bilmelerini istiyorum.
Bunu onlara anlatmaktan önce yaşayabilmeliyim.
Belki anneliğin bana öğrettiği en büyük ders bu oldu:
Çocuklarına kendini sevmenin ne demek olduğunu öğretmek istiyorsan, önce kendine bunu göstermelisin.