Bir babanın kızının hayatındaki yeri, yıllar geçtikçe küçülmüyor.
Sadece şekil değiştiriyor.
Çocukken elini tutuyorsun.
Büyüyünce sesini arıyorsun.
Kendi hayatını kurduğunda onun fikrini merak ediyorsun.
Anne olduğunda onun seni nasıl yetiştirdiğini başka bir gözle görüyorsun.
Ve sonra bir gün...
Onun artık telefonun diğer ucunda olmayacağını düşünmek zorunda kalıyorsun.
Babam benim için yalnızca babam değildi.
Benim çocukluğumdu.
Güven duygumdu.
Bazen hiçbir şey söylemeden bile “Buradayım,” diyebilen bir varlıktı.
İnsan bazı kişilerin hayatındaki yerini ancak yokluklarında anlıyor.
Babamın yokluğu bana bunu öğretti.
Onu kaybetmek, yalnızca geçmişimde bir insanın eksilmesi değildi.
Geleceğimden de bir şeylerin eksilmesiydi.
Onu bir daha arayamamak...
Bir şey anlatamamak...
Bir haberi onunla paylaşamamak...
Bir gün çocuklarımla ilgili bir şey söylediğimde onun yüzündeki ifadeyi görememek...
İşte yas biraz da budur.
Yaşanmayacak anların acısı.
Bazen insanlar sana:
“Zamanla geçer,” diyor.
Ben artık buna inanmıyorum.
Bazı acılar geçmiyor.
İnsan onlarla yaşamayı öğreniyor.
Ama acının şekli değişiyor.
İlk başta yalnızca yokluk oluyor.
Sonra özlem oluyor.
Sonra hatıra.
Sonra bir cümlede karşına çıkıyor.
Bir kokuda.
Bir davranışta.
Bir çocuğun hareketinde.
Ve bir gün fark ediyorsun:
O insan artık yanında değil ama senden tamamen de gitmemiş.
Çünkü sana bıraktığı şeyler hâlâ seninle.
Babamdan bana kalan en büyük şeylerden biri, insanlığın gösterişsiz hâliydi.
Merhamet.
Duruş.
Kimse görmese bile doğru olanı yapabilmek.
Ben şimdi onun yokluğunda bunları daha çok taşıyorum.
Belki onun hayattaki devamı olmak böyle bir şey.
Onun yerine yaşamak değil.
Onun sevgisinden aldıklarını kendi hayatında çoğaltmak.