Benim seni bırakmayışım,
bir inat değildi aslında…
Yıkıntıların arasına çadır kurup
“Belki yarın” diye bekleyişimdi.
Senin beni bir türlü sevmeyi beceremeyişin
bir eksiklik de değildi belki;
kalbinde bana ayrılmış oda yoktu,
ama ben kapısında ayakkabılarımı çıkarıp
ev sandım seni.
Ben kalmayı seçtim,
sen yarım kalmayı…
Ben tutundum,
sen tutmayı bilmedin.
İkimizin arasında
sessiz bir uçurum büyüdü.
Ne sen tam gidebildin,
ne ben tam vazgeçebildim.
Birbirimize doğru değil
birbirimizin etrafında döndük.
Aynı gökyüzüne bakıp
başka yıldızlara dilek tuttuk.
Ben seni bırakmadıkça
sen daha çok uzaklaştın.
Sen sevemedikçe
ben daha çok sevdim.
Ve sevginin fazlası da
eksikliği kadar yıkar insanı.
Şimdi dönüp bakınca
görüyorum ki
biz birbirimizi değil,
bir ihtimali sevdik.
Olmamış bir “biz”e yas tutarken
olan ömrü harcadık.
Benim seni bırakmayışım
ve senin beni sevmeyi beceremeyişin arasında
hayatımızı ne güzel mahvettik…
Ne kavuşabildik
ne kurtulabildik.
Belki de en büyük trajedimiz şuydu:
İkimiz de kötü insanlar değildik,
sadece yanlış yerde
doğru kalmaya çalıştık.