İnsan bazen bir insanı değil, onun döneceği ihtimalini bekler. Günler geçer, mevsimler değişir, takvim yaprakları eksilir ama kalp, ilk günkü umutla aynı kapıya bakmaya devam eder. "Belki bugün gelir…" der. Gelmez. Sonra "Belki yarın…" diye avunur. O yarınlar çoğaldıkça, fark etmeden ömründen yıllar eksilir.
Beklemek, sadece zamanı geçirmek değildir. Beklemek; her sabah umutla uyanıp her gece hayal kırıklığıyla uyumaktır. Her çalan telefonda irkilmek, her tanıdık seste onu aramak, her kalabalığın içinde bir gün yeniden karşılaşacağını düşünmektir. En ağır yük de budur zaten; gelmeyeceğini bildiğin hâlde, kalbine bunu bir türlü kabul ettirememek.
Sonra bir gün aynaya bakarsın. Beklediğin kişi gelmemiştir ama saçlarına aklar düşmüştür. Gözlerinin altına yorgunluk, yüreğine sessizlik yerleşmiştir. İşte o an anlarsın; aslında beklediğin kişi değil, ömrün senden sessizce uzaklaşıp gitmiştir.
Yine de gerçek sevgi kin tutmaz. İçi paramparça olsa bile sevdiğine beddua etmez. "Canına ömrüm, ömrüne varsın…" diyebilmektir sevmenin en ağır hâli. Çünkü bazı insanlar giderken yalnızca kendilerini değil, senden bir parçayı da alıp giderler. Sen ise eksik kalan o parçayla yaşamayı öğrenirsin.
Belki de hayatın en büyük dersi şudur: Her bekleyiş kavuşmayla bitmez. Bazı bekleyişler, insana sabrı öğretmek için vardır. Bazı gidişler ise dönmek için değil; kalbin hangi acıya rağmen hâlâ sevebildiğini göstermek içindir.
Ve bir gün beklersin ama artık biri gelsin diye değil… Kendini yeniden bulabilmek için. Çünkü insanın en uzun yolculuğu, başkasına duyduğu özlemden kendi huzuruna yürüyebildiği gündür.