Bölüm 3 — Dört Ay
Üçüncü günüm de geride kalmıştı.
Aslında o günlerden biri diğerinden çok farklı değildi. Ama benim için her geçen gün, Türkiye'deki yeni hayatıma biraz daha alışmak ve biraz daha mücadele etmek demekti.
Türkiye'ye geldikten sonra yaklaşık dört ay boyunca bursumu alamadım.
Ailemimin de maddi durumu çok iyi değildi. Belki de ben ailemden istemeye çekiniyordum, tam olarak bilmiyorum. O zamanlar bunları çok düşünmüyordum. Sadece nasıl idare edeceğimi düşünüyordum.
Bir noktada ailemden 200 dolar istedim.
Para bana ulaşana kadar 200 doların içinden yaklaşık 15 dolar komisyon kesilmişti.
Gelen parayı bozdurdum ve o parayla dört ay boyunca idare etmeye çalıştım.
Kaldığımız yer devlet yurdu, yani KYK yurdu olduğu için ayrıca bir yurt ücreti ödemiyorduk. Bu benim için büyük bir kolaylıktı. Fakat yine de günlük hayatın başka masrafları vardı.
Türkçe öğrenmek için kurslara gidiyorduk.
Her kur için ayrı kitaplar almamız gerekiyordu. Toplamda dört kur vardı ve her kurda yaklaşık dört kitap alıyorduk. O zamanki fiyatlarla kitapların toplamı yaklaşık 230 TL civarındaydı.
Bugünün parasıyla belki küçük gibi görünebilir ama o zaman benim için gerçekten çok büyük bir paraydı.
Kitap...
Defter...
Kalem...
Yemek...
Ulaşım...
Hepsi ayrı bir masraftı.
Zaten borç alarak geçinmeye çalışıyordum.
Bazen öğlenleri yemek yiyemiyordum.
Sabah ve akşam idare etmeye çalışıyordum.
Ama bütün bunlara rağmen hiçbir zaman şükürsüzlük etmedim.
“Neden böyle oldu?”
“Neden benim başıma geldi?”
diye isyan etmedim.
Çünkü ben inanarak gelmiştim.
Kendime hep şunu söylüyordum:
“Buraya kadar geldim. Bundan sonra da devam edeceğim. Ne olursa olsun pes etmeyeceğim.”
Artık geri dönmek gibi bir düşüncem yoktu.
Benim için yol başlamıştı.
Ve o yolun nereye gideceğini bilmiyordum ama yürümeye devam edecektim.
Yeni Bir Aile
Bir süre sonra üniversite başladı ve eğitim hayatına adım attım.
Orada yaklaşık 70 farklı ülkeden gelen öğrenciyle tanışma fırsatı buldum.
Her biri farklı bir ülkeden...
Farklı bir kültürden...
Farklı bir dinden, dilden, ırktan ve mezhepten geliyordu.
Kimi neşeliydi.
Kiminin içinde bir hüzün vardı.
Kiminin memleketinde ailesi vardı, kimi ailesinden çok uzaktaydı.
Ama hepsinin ayrı bir hikâyesi vardı.
Ve zamanla çok güzel anlaştık.
Birbirimizi tanıdıkça aramızdaki farklılıklar azalıyor, dostluğumuz güçleniyordu.
Kısa bir süre sonra biz kendi aramızda kocaman bir aile olduk.
Her şeyimizi konuşur olduk.
Birbirimize dertlerimizi anlatır, birbirimize destek olurduk.
Allah'ın her günü farklı bir etkinlik yapardık.
Bir gün yüzmeye giderdik.
Ertesi gün maç yapardık.
Başka bir gün başka bir etkinlik...
Akşamları ise bizim odada bazen 8-9 kişi, bazen de 11-12 kişi olurdu.
Düşünün...
Hepimizin ailesi başka ülkelerdeydi.
Hepimiz kendi memleketimizden uzaktaydık.
Birçoğumuzun burada ailesi yoktu.
Ama birbirimiz vardık.
Bu yüzden birbirimize sahip çıktık.
Kimi zaman abi olduk, kimi zaman kardeş...
Kimi zaman abla olduk.
Birbirimizin ailesi olduk.
O günlerde belki maddi olarak çok imkânımız yoktu ama birlikte çok güzel günler geçiriyorduk.
Kendimizi mutlu etmeye, huzurlu olmaya ve birbirimizin kültürünü tanımaya çalışıyorduk.
Türk Arkadaşlarım
Bir de yurtta tanıdığım Türk arkadaşlarım vardı.
Onlar da bize çok güzel davranırlardı.
Gelirler, halimizi hatırımızı sorarlardı.
Ben de onlardan sürekli yeni şeyler öğrenmeye çalışırdım.
Bazen Türkçe deyimler sorardım.
Bazen anlamadığım bir kelimeyi sorardım.
Bazen de sadece konuşarak pratik yapmaya çalışırdım.
Tabii benim arkadaşlarım da sağ olsunlar, boş durmazlardı.
Aramızda “eşek şakası” dediğimiz şakalar da olurdu.
Ama hiçbirimiz bundan rahatsız olmazdık.
Çünkü artık aramızdaki bağ sadece arkadaşlık değildi.
Biz gerçekten kocaman bir aile olmuştuk.
Onların gelişi bana çok büyük moral ve motivasyon verirdi.
Bu yüzden bazen akşamı iple çekerdim.
Türkçeyle Mücadelem
Okula gittiğimizde anlamadığım şeyleri arkadaşlarıma sorardım.
Yeni kelimeler öğrenmeye çalışırdım.
Sürekli pratik yapardım.
Özellikle “ğ” harfi benim için tam bir problemdi.
Söylemekte çok zorlanırdım.
Bugün düşündüğümde gülüyorum ama o zamanlar gerçekten zorlanıyordum.
Zaten utangaç bir insandım.
Sınıfta genellikle en arka sıralara doğru otururdum.
Hocalarıma soru sormaya çok utanırdım.
Bir şeyi anlamasam bile çoğu zaman susardım.
“Acaba yanlış söyler miyim?”
“Arkadaşlar güler mi?”
“Hocam beni anlamazsa ne olacak?”
diye düşünürdüm.
Ama bir gün bu durum değişmeye başladı.
Yine günlerden perşembeydi, diye hatırlıyorum.
Hocamız derste bir konu anlatıyordu.
Bir şey dikkatimi çekti fakat ne olduğunu anlayamadım.
Cesaretimi topladım ve sonunda sordum:
“Hocam, bu ne demek?”
O anda hocam gülümsedi.
Sonra sınıfa dönerek:
“Herkes sussun, Murat konuşuyor. Bugün o konuşacak, bugün o soru soracak.”
dedi.
O cümle benim için çok şey ifade etmişti.
Çünkü hocam benim farkımdaydı.
Benim çekindiğimi, konuşamadığımı, aslında öğrenmek istediğimi fark etmişti.
Hemen beni ön sıralara çağırdı.
Arkadaşlarıma da:
“Murat'a yardımcı olun.”
diye tembihledi.
O günden sonra kendimi biraz daha rahat hissetmeye başladım.
Belki çok küçük bir şey gibi görünebilir.
Ama benim için değildi.
Çünkü bazen bir insanın hayatında küçücük bir destek, büyük bir cesarete dönüşür.
Benim hocalarım da bana bu cesareti verdiler.
Buradan bütün hocalarıma ayrıca selam göndermek ve teşekkür etmek istiyorum.
Musa hocama, Rektörümüz’e, Sema hocama, Mehtap hocama, Ali hocama ve Ensar hocama...
Her birinizin üzerimde ayrı ayrı emeği var.
Bana sadece ders vermediniz.
Bazen bir kelime öğrettiniz, bazen cesaret verdiniz, bazen de kendime güvenmemi sağladınız.
Bugün geriye dönüp baktığımda bunu çok daha iyi anlıyorum.
Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Ellerinizden öpüyorum.
O günlerde henüz bilmiyordum ama Türkiye'deki hayatımın en güzel taraflarından biri de, dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla kurduğum bu dostluklar ve bana yol gösteren hocalarım olacaktı.
Ve benim hikâyem daha yeni başlıyordu.