8 Mart geldiğinde çoğu yerde çiçekler, indirimler ve güzel sözler dolaşır. Ama tarihin biraz daha karanlık bir sayfasına bakarsak, kadınların hikâyesi her zaman bu kadar yumuşak değildi.
Yüzyıllar boyunca bazı kadınlara “cadı” denildi. Çünkü şifalı otları biliyorlardı. Çünkü kendi başlarına yaşayabiliyorlardı. Çünkü bir erkeğin otoritesine boyun eğmiyorlardı. Kısacası, çünkü özgürdüler.
Orta Çağ Avrupa’sında binlerce kadın cadı suçlamasıyla yargılandı, işkence gördü ve yakıldı. Suçları çoğu zaman aynıydı: Bilgili olmak, yalnız yaşamak, farklı olmak.
“Cadı” kelimesi böylece korkutucu bir etiket hâline getirildi. Ama aslında o kelime çoğu zaman bağımsız bir kadını anlatıyordu.
Bu hikâyenin çok daha eski bir gölgesi de var: Lilith.
Eski mitlere göre Lilith, Adem’e eş olarak yaratılmış ilk kadındı. Ama Adem’e itaat etmeyi reddetti. Eşit olduğunu söyledi ve boyun eğmedi. Bunun sonucunda şeytan ilan edildi, karanlık bir figüre dönüştürüldü.
Yani tarihin en eski “suçlarından” biri şuydu: itaat etmemek.
Bugün cadı kelimesi yeniden anlam kazanıyor. Artık korkunun değil, direncin sembolü gibi okunuyor. Bilginin, sezginin ve özgürlüğün sembolü.
Belki de mesele şu:
Tarih boyunca yakılan şey sadece kadınlar değildi.
Onların bilgisi, bağımsızlığı ve sesi de ateşe atıldı.
Ama ateşin tuhaf bir huyu vardır.
Bazı şeyleri yok eder.
Bazı şeyleri ise efsaneye dönüştürür.
Ve bazı hikâyeler, tıpkı küllerden doğan bir kıvılcım gibi, yüzyıllar sonra yeniden parlar.
8 Mart’ta belki de hatırlamamız gereken şey şu:
Tarih cadıları yakmış olabilir.
Ama onların hikâyesini asla söndüremedi.