Denizin dibine inmek zordur. Önce ışık kaybolur. Sonra renkler. Kırmızı gider ilk, sonra sarı. En son mavinin derin tonları kalır. Ve sonra o da yok olur. Karanlık değil bu karanlık hâlâ bir şeyin olmamasıdır. Bu, hiçliğin kendisidir.
İnsan da böyle batar bazen. Yavaşça. Farkında bile olmadan. Bir gün nefes alırken fark edersin ki, oksijen artık oksijen değil. Sadece bir alışkanlık. Akciğerlerin çalışıyor ama sen yaşamıyorsun.
Dibe vuranlar bilir: en derin nokta sessizdir. Orada çığlık atmak bile farklıdır. Sesin dönüp sana çarpar. Yankı değil bu yankı hâlâ umuttur, hâlâ birilerinin duyabileceği varsayımıdır. Derinde ses kendi yalnızlığına çarpar. Ve susturur seni.
Ama işte en tuhafı: orada, en dibinde, bir şeyler büyür. Fotosentezin tersi. Işık yokken, hayat kendi ışığını üretmeye çalışır. Derin deniz canlıları bilir bunu. Biyolüminesans. Kendi ışığını kendin yapmak. Kimse görmese de.
Bazı insanlar öyle parlar. Kimse görmez. Kimse bilmez. Ama onlar oradadır. Ve parlamaya devam ederler.
Çıkmak zordur. Her metre başı basınç azalır, bedenin genişler, acı verir. Hızlı çıkmak öldürür. Yavaş çıkmak… yavaş çıkmak sabır ister. Ve kimse sabırlı değildir artık.
Belki de dibin en güzel tarafı budur: orada kalmayı seçenlerin, geri dönmeyi başaranların hikâyesi daha derin olur. Çünkü onlar bilirler ki, dibe vurmak son değildir. Dibe vurmak, zemin bulmaktır. Ve zemin, zıplamanın başlangıcıdır.
Herkesin bir derinliği vardır. Kimse sormaz. Kimse bilmez. Ama sen bilirsin. Ve bazen, sadece bilmek yeter.