Kimsenin omuzuna başımı koymadım,
ne bir sıcak nefese yaslandım,
ne de bir çift kolun yalanına sığındım.
Yalnızlığın en eski yolcusu oldum ben,
ayaklarım kendi gölgeme basarak yürüdü.
Ama sırtım…
Ah, sırtım duvarın soğuğunu çok yedi.
Buz gibi beton, demir gibi sessizlik
derime işledi her seferinde.
Kırıldığım zamanlarda,
düştüğümde,
yıkıldığımda…
hiçbir el uzanmadı.
Sadece duvar vardı;
ne teselli, ne ihanet,
sadece dürüst bir soğukluk.
Öğrendim ki,
insan bazen en çok
dayandığı yerde yaralanır.
Ben ise hiçbir yere dayanmadım.
Sırtımı duvara verdim,
gözlerimi karanlığa diktim
ve dimdik durdum.
Acıdı mı?
Hem de nasıl…
Her soğuk temasında
bir parça daha sertleşti içimdeki taş.
Her yalnız gecede
biraz daha derin kazıldı
kendi mezarımın sessizliği.
Fakat işte buradayım.
Ne omuz aradım,
ne de diz çöktüm.
Sırtım duvarın izlerini taşır hâlâ,
ama omurgam kırılmadı.
Belki bir gün
biri sorarsa neden bu kadar yalnızım diye,
gülümseyip derim:
“Çünkü omuzlara inanmadım.
Duvarlara bile…
Sadece kendime dayandım.”
Ve yürürüm yine,
sırtımda o eski soğukluk,
gözlerimde yeni bir gurur.