İnsan bazen bir kadeh üzümle sarhoş olur. Gözleri buğulanır, dili ağırlaşır, adımları yalpalamaya başlar. Ama sabah olduğunda güneş doğar, baş ağrısıyla da olsa ayılır insan. Çünkü üzümün sarhoşluğu geçicidir; geceye aittir, sabahla birlikte dağılır.
Fakat bir de başka sarhoşluklar vardır…
Kasana, kesene, rütbene sarhoş olmak gibi.
Kasa doldukça insan kendini büyük zanneder. Para arttıkça sesinin daha gür çıktığını sanır. Rütbe omzuna takılınca, gölgesinin bile saygı duyduğunu hayal eder. Oysa bunların hepsi insanın üzerinde duran geçici elbiselerdir. Zamanın eli bir gün gelir, hepsini tek tek çıkarır.
Asıl tehlike de buradadır.
Üzüm sarhoşu insan başını yastığa koyunca ayılır. Ama kasa, kese ve rütbe sarhoşluğu insanın aklını yavaş yavaş örter. Kendi sesini hakikat sanır, kendi gücünü kader sanır. Böyle bir sarhoşlukta insan yürüdüğünü zanneder ama aslında içten içe düşmektedir.
Hayat ise sessiz bir öğretmendir. Konuşmaz, tartışmaz, bağırmaz. Sadece zamanı gelince gerçeği gösterir.
Ve o gün geldiğinde insan anlar ki;
kasa boşalır, kese hafifler, rütbe sökülür.
Geriye sadece insanın nasıl bir insan olduğu kalır.
Çünkü üzüm sarhoşluğu meyhanede biter…
Ama kasa, kese ve rütbe sarhoşluğu çoğu zaman teneșir tahtasında ayılır.