İnsan çoğu zaman yaşadığını sanır; oysa yaptığı, alıştığı günleri tekrar etmektir. Sabahlar birbirine benzer, kelimeler azalır, duygular güvenli bir mesafede tutulur. Çünkü insan çoğu zaman yaşamayı değil, zarar görmemeyi seçer. Cesaret ertelenir, sevgi ölçülür, kalp kendini koruduğunu sanarak geri çekilir. Hayat böylece sürer; eksilerek ama kopmadan.
Ta ki bir an gelene kadar.
Zamanın sınırsız olmadığı hissedildiğinde bütün dengeler bozulur. Bir zamanlar önemli görünen ayrıntılar anlamını kaybeder, ertelenmiş cümleler ağırlaşır, söylenmemiş hisler insanın önüne bir yük gibi düşer. O an fark edilir ki kalbi saklamak onu güvende tutmamış, aksine hayattan uzaklaştırmıştır. Korku gerçektir; ama asıl sarsıcı olan, hiç derinlemesine sevmemiş olma ihtimalidir. En ağır yük, yaşanmamış olanlardır.
Bu yüzleşmeyle birlikte insanın içindeki en ilkel ve en gerçek duygu ortaya çıkar. Mantık geri çekilir, hesaplar dağılır, kurallar anlamını yitirir. Kalp, yıllarca susturulduğu yerden konuşmaya başlar. İnsan, sonun varlığını hissettiğinde ilk kez gerçekten yaşamaya cesaret eder. Çünkü artık kaybetmenin anlamı değişmiştir.
Ölümle yüz yüze gelinmiştir ve ölümle yüz yüze gelmişken bizi hâlâ dans ettirebilen tek şey aşktır. Kaçacak yer kalmadığında hareket etmeyi öğreten, karanlığın ortasında ritim tutan odur. İnsanı titreyen bir beden olmaktan çıkarıp hâlâ hissedebilen bir varlığa dönüştürür.
İnsan o an anlar: Artık korunacak bir mesafe yoktur. Sevmek, sonu bilerek kalmaktır. Gitmenin kolaylığını reddetmektir.
Belki de aşk bu yüzden en gerçek hâlini karanlıkta gösterir. Işığın yetmediği yerde yön olur, sözün tükendiği yerde temas. Ölüm sessizliktir; aşk ise o sessizliğin içinde atmaya devam eden kalp gibidir. Her şey durduğunda bile vazgeçmeyen bir ritim kalır geriye.