Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
20 Mayıs 2020, Çarşamba 15:54 · 18 Okunma
FERDİNAND (roman) - Sözümoki

FERDİNAND (roman)

Sevgili Gizem

Bu kadar zaman sonra benden bir mektup alacağın için şaşırıyor olmalısın. Sana en son 7 sene önce yazmıştım.. Aslında sana bu mektubu yazma amacım 15 sene önce birbirimizden hiçbir şeyimizi saklamayacağımız için söz vermiş olmamızdır. Bende o sözü az çok tutmaya çalıştım.Yaşadığım bir şey var ki sana anlatma ihtiyacı duyuyorum...Sana bundan 12 sene öncesini elimden geldiğince tam aktaracağım. O olay tüm kaderimi, bakış açımı değiştirdi. Beni değiştirdi.

12 sene önce ailem tarafından zorla hayvanat bahçesine götürüldüm. Gezdik, bir şeyler yedik, hayvanları besledik. Ama ben zevk alamadım. Çünkü hayvanları sevmiyordum.. bunu biliyorsun. Neden hayvanları seviyorsunuz anlayamıyorum hâlâ. Onlar iğrençler. Hele o maymunlar ve develer.. Peki yılanların sinsi bakışları.. Bunlar hayvanları sevmemem için geçerli sebeplerdi.
En çokta aslanları sevememiştim. Bir insan neden vahşi bir katili görebilmek için sıraya girer ki? Onun yıllardır fırçalanmayan dişleri kimin dikkatini çeksin? İğrenç! Tamamen iğrenç! Ama Metehan -erkek kardeşim- pek bi sevdi hayvanları. Zaten eve sürekli sokaktaki hayvanları getirip dururdu. Ama onlar sanıldıkları kadar masum değiller. Bence Metehan henüz gerçekleri görebilmiş değildi.

Ayrıca o sene üniversiteye geçiş sınavım olduğu için ebeveynlerimin ders çalışmam için üstüme gelmeleri beni daha fazla bunaltmaya başlamıştı. Hâlbuki biraz rahat bıraksalar ben her şeyi yoluna koyacaktım. Zaten çabucak sinirlenen bir kişiliğim olduğu için -ve onların bunu çok iyi bilmelerine karşın- kendimde suç arama gereği bile duymuyordum.

O sene annem ve babam tatile gidecektiler. Bende Metehan'la birlikte evde kaldım. Çünkü üniversiteye geçiş sınavım vardı ve Metehan her tatilimizi mahvettiği için böyle kararlaştırılmıştı.

Onlar tatil için hazırlık yaptılar, bizde yardımcı olduk. Yola çıkmak için garajdaki arabayı aldılar ve gittiler. O zamanlar tatile gidemediğim için pek üzülmemiştim aslında çünkü kendimle zaman geçirmek benim için daha iyi olacaktı. Çünkü insan yalnız kaldıkça kendini tanır. Başkalarıyla birlikteyken -aile dahi olsa- kendini anlayamazsın, korkularını, yeteneklerini, hayallerini, amacını bilemezsin. Bu ancak çoğunun nefret ettiği "yalnız kalmak" ile anlaşılabilir. Neyseki ben yalnızlığı seven biriydim. Hâlâ seviyorum.

Annemler gittikten sonra Metehan ile bahçede voleybol oynamaya karar verdik -Voleybolda ondan daha iyiydim. Çoğu maçı açık ara önde kazanırdım.-Topu alması için Metehanı garaja göndermiştim. Bende bahçedeki filenin orada onu bekliyordum.

Bir süre sonra yanıma geldi ama topla değil, gözyaşıyla. Ne olduğunu anlayamadığım bir şeyler geveyip durdu. Sonra ağzını gözünü silip "Garajda bir aslan var, hemde kocaman abla" dedi. Onu o an hiç ciddiye almadım. Normal bir insan da ciddiye almazdı zaten. Neden bizim garajımızda bir aslan olsundu ki? Ayrıca Antalya'nın merkezinde başıboş bir aslanın ne işi var?

Ne yazık ki düşüncelerim tamamen yanlış çıktı. Metehanla alay ederek garaja doğru salına salına yürümeye başladım. Aslında aslanın olmadığından çok emindim ama Metehan'a ne kadar cesaretli bir ablası olduğunu göstermek için salına salına gittim. Bir yandan da onunla alay ediyordum. Metehan ise arkamdan korka korka geliyordu ve eve girmemiz gerektiğini söylüyordu.

Garajın önüne geldiğimde birden karşılaştığım manzara karşısında dondum kaldım. O an sanki kan beynime sıçramış gibi elim, ayağım, beynim... adeta her yerim yanıyordu. Çok az insan böyle bir durumla karşı karşıya kalmıştır kesin. Bir süre hareket edemedim. Adeta aslana takılı kalmıştı gözlerim. Ne sağa bakabiliyordum ne de sola. Gözlerimi kapatmak mı? İşte bu en imkansızıydı o an.

İnanması zor ama gerçekten orada bir aslan vardı! Yaşlı ve yorgun görüntüsü bile beni ürkütüyordu. Gerçi kim korkmaz ki bir aslandan! Onun yorgun ama vahşi gözleri, kahverengiyle sarı karışımı gür -adeta taranmış- tüyleri, hiçbir yara bulunmayan büyük vücudu, kulakları, hacmi, ismi, cismi her şeyi son derece korkunçtu!

Ben öylece yerime çivilenmişken Metehan
-"Bak bana inanmadın, işte bir aslan! Şimdi ne yapacağız!" Dedi. Cidden biz ne yapacaktık? Bir aslanla aynı evde -kafessiz- kalmak zorunda mı kalacaktık? Bu çok mantıksız gelmişti bir anlığına.

Aslanın aç olduğunu düşünüp Metehan'a:

-"Hemen babamın dükkanına -babam kasaptı o zamanlar- git ve 15-20 kilogram et al! Yoksa bu aslanın akşam yemeği biz olacağız Metehan." dedim.

-"Ama babam bu işe çok kızar. Alacağımız cezaları düşün."

-"Senin canın tehlikede hâlâ babamın kızmasını, ceza vermesini düşünüyorsun! Eğer dediğimi yapmazsan döndüğünde kızacak kimse bulamaz." Diyerek ona durumun ciddiyetini anlatmaya çalıştım.

Metehan babamın dükkanına koşarak giderken bende biraz plan kurdum. Kurduğum planlar sadece o ânımızı kurtarabilirdi. Daha fazlası elimden gelmedi. Hâlâ ellerim titriyordu, ayaklarım kontrolden çıkmış gibi bir sağa bir sola gidiyordu bu sefer. Aslanın dikkatini çekmekten de korkuyordum. O an aklıma annem ve babamı aramak gelse de onların yapacak hiçbir şeyleri yoktu. Hem ne değişirdi ki gelseler?

Metehan gelince elindeki etlerden bir parça aldım. Ve aslana biraz yaklaşarak geri geri gitmeye başladım. Amacım aslanın beni takip etmesini sağlamaktı. Ve başardım da. Ben geriye doğru ilerledikce yorgun aslan bana doğru geliyordu. Böylece aslanı oturma odasına kadar çıkartabildim -Merdivenlerde biraz zorlansak da-. O an kendimle gurur duymam için iki dakikam bile yoktu. Kapıları ve pencereleri kilitleyip, Metehanla benim odama gittik. Aslan salondaydı. Metehan'ın ağlaması durmuştu. Şimdi onunla doğru düzgün konuşabilirdim. Buna ihtiyacım vardı. Söze ilk o girdi:

-"Şimdi ne yapacağız abla?"

-"Bilmem, belki de onu eve hiç almamalıydık."

-"Dışarıda tüm şehre korku saçması daha mı iyiydi?!"

-"Sende haklısın. Ama bize korku saçması iyi mi?"

-"Tabiki iyi değil. Yüzlerce belki de binlerce insanı ölümden kurtarabilmek için kendimi feda ederdim yine de!"

-"Yeterince feda ettik zaten. Baksana şu an o koca aslan bizim salonumuzda! Kapı pencere ne varsa kilitledik bu haziran ayında. Klima da yok odamda."

-"İş işten geçti, hemde birkaç dakika önce."

-"Gerisini yarın düşünmek istiyorum Metehan. Ben olayın şokunu hâlâ atlatamadım."

-"Yarına olmaz ama. Daha saat 16.39!"

-"Peki o zaman aşağı inip -odam çatı katındaydı- onunla konuşamayacağımıza göre burada sabahlayacağız dimi."

-"Şimdilik tek yapabileceğimiz şey, etini suyunu verip burada saklanmak."

Açıkçası Metehan'ın böylesine mantıklı konuşması beni şaşırtmıştı. O gün kararlaştırdığımız gibi sadece gece salona et ve bir kova su bırakıp tekrar odama geçtik.Aslanı uyuduğu için kolay oldu o ara kendimize de mutfaktan yiyecek bir şeyler aldik. Kafa dağıtmak için birbirimize eskiden yaşadığımız komik anılarımızı anlattık. Sanki öleceğimizi biliyormuş gibi eski günleri yâd etmek de nerden çıkmıştı birden?

Ertesi sabah annemin aramasıyla uyandım.Metehan hâlâ uyuyordu. Yazık çocuğa dün çok yoruldu. Annemlerin de kaldıkları otelde olay çıkartıldığı için polisler oteli boşaltmalarını söylemiş müdüre. Polisler gelip olay yerini inceleyip izler arayacakmış. Bizimkiler de "Aman boşver tatili" diyip eve dönme kararı almışlar. İki gün sonra Antalya'ya döneceklerini söyledikleri anda kalbim duracak gibi olmuştu. Zaten 16 saat gibi bir sürede alt üst olan psikolojim şimdi de stresle boğuşuyordu. Biz bu aslandan iki gün içinde nasıl kurtulacaktık? Sadece iki gün! Telefon konuşmasından sonra yerimden hızlıca kalkıp Metehanı uyandırdım ve durumu olduğu gibi anlattım.

Oda benim gibi hissediyordu eminim ki. Suç ortağımdı ne de olsa. Aşağı inip kahvaltımızı yaptık. Ve inan ki aşağı inip kahvaltı yapmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Mutfakta eski ve küçük bir televizyon vardı. Oradan haberlere bakarken ne ile karşılaştım bil bakalım!

Bizim aslanın, bizim hayvanat bahçesine son gidişimizden sonra kaybolduğunu öğrendim. Saatler tam uyuşuyordu ve bence bu bir tesadüften daha fazlasıydı. Gözlerimi Metehan'ın üzerine diktim. Metehan da suçunu anlayıp itiraf etti.

-"Abla, yemin ederim kötü bir amacım yoktu! O an aslan o kadar masum ve çaresiz bakıyordu ki içimde bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Onu öylece bırakıp, diğer hayvanlara neşeli bir şekilde bakmak bana göre değildi. Bende gizlice görevlinin arkasından anahtarlıkla birlikte anahtarı çalıp onun kafesinin kilidini açtım. Sonra anahtarları görevliye yakın bir yere attım. Hatta daha sonra onun anahtarları aldığını gördüm ama kafesin açık olduğunu farketmemiş demek ki. Ben gerçekten işlerin bu dereceye geleceğini, onun bizi takip edeceğini hiç düşünmemiştim. Zaten gördün, bende senin kadar şaşırdım onu bulduğumuzda. Özür dilerim."

Onun bu açıklamasıyla ona kalben acıdım. Ama bu yaptığı yanlışı kapatmıyordu. Uzun tehdit ve azarlamalarımla tüm öfkemi -16 saatlik- onun üzerine kustum. Pişman değilim, çünkü bu tamamen onun suçuydu. Aslanı benim odama çıkartıp Metehan'ın odasına geçtik.

2 gün korku dolu ve hızlı bir şekilde geçmişti. Sırada anne ve babamın geleceği gün vardı. O akşam nasıl uyuduğumu hiç bilmiyorum, tek bildiğim şey elimi kaldıracak halim yokken sabah kapının çalmasındaki telaşımdı. Metehan'la "kapıyı kim açsın" yarışına girdik ve beraber açmaya karar verdik. Kapıyı açtığımızda karşımızda annem ve babam sıcaktan terlemiş bir halde isyanlardaydı. İçeri geçtiklerinde Metehan odasına çıkmaya yeltenince babam gitmesine izin vermeyerek yanına oturttu. Ve sinirli bir şekilde :

- "Neden dükkandan kilolarca et aldın?" Dedi.

Bunun üzerine Metehan halının desenlerini incelemeye başlamıştı bile, demek onun da hazırda bir pembe yalanı yoktu. Tam o anda odamdan sesler gelmeye başladı. Konuşmama vakit vermeden babam "Ya hırsızsa" diyerek odama koştu, arkasıdan bende gittim, arkamdan annem de geldi. Karşılaştığı manzara karşısındaki yüzünü tasvir etmeye ne Balzac'ın ne John Steinbeck'in ne de Yaşar Kemal'in betimlemeleri yeterdi.

Aslan doğum yaparken annemle babam da korkudan doğum yapacak sanmıştım. Çok şükür öyle bir şey olmadı. Ama kaç dakika kıpırdamadan öylece durduklarını hesaplayamadım,fazlaca. Bir süre sonra aslanın doğum yaptığını anladık, kanaması vardı. Ona yavaşça yaklaşıp karnını okşayarak kendimizce yardım etmeye çalıştık, hayatım boyunca anlatacağım bir ânım olmuştu, aslandan yavaşça çekerek kanlı yavruyu aldık.Neyseki uysal ve eğitimliydi aslan yoksa bunları şu an Münker ve Nekirciğimle birlikte yazıyor olurduk. Yavrumuzu annesiyle odamda kendi haline bırakarak yanına 30 kilo et daha koyarak babamı iyice batırdık. Ayrıca 2 kova su bıraktık. Aşağı inince ahiret soruları Metehan'la bizi bekliyor sanırken herkesin dili tutulmuştu.Bunu beklemiyordum oysa.

Bunu hemen kendime büyük bir avantaj olarak bildim ve tam anlamıyla salya sümük ağlayıp yalvararak durumu anlatmaya çalıştım. İnan bana neler dediğimi ben bile bir süre sonra anlayamamaya başladım. Metehan da beklemediğim bir anda cesurca aslanı ve yavrusunu savunmaya geçmişti. Ya sen Metehan'sın kendine gel. Ağlayıp zırlaman gerekiyordu neden benim arkadaşıma bunları yazmak zorunda bırakacak davranışlar sergiliyorsun ki?

Annem birden ayağa kalkarak:

-"Bugün çok yorgunum, yarın sabah kahvaltıda hesaplaşacağız sizinle.Tabi olayın şokunu atlatıp herhangi bir kriz geçirmezsem" Dedi.

Ardından odasına gitti, babamda bavulları taşıdı.Sonra da bavulları boşaltıp, gecenin iğrenç stresi içinde uyudular. Sabaha iyi bahaneler üretmek için Metehan'sız bir gece geçirmeliydim, ama bu mümkün değildi çünkü odamda bir aslan ve yavrusu yatıyordu. O kadar korku dolu bir gündü ki, korkudan ölmediğime hâlâ şaşırıyorum!

Ertesi sabah hiç mızmızlanmadan kalktım. Hatta kahvaltı bile hazırladım -acaba neden-. Gergin bir aile kahvaltısının ardından babam beklenen soruyu sordu.

-"Aslanı nerede buldunuz?"

-"Garajda." Dedim.

-"Garajda mı saklıyordunuz bugüne kadar?"

-"Hayır siz gittikten sonra orada bulduk."

-"Eve neden aldınız?"

-"Dışarıda ona bir zarar gelmesinden korktuk."

-"Ona kim zarar verebilir ki? Ancak o başkalarına zarar verir!" Dedi.

Diyecek bir şey daha bulamadım. Tek istediğim şu anlamsız durumdan kurtulmaktı. Babam kendi kendine:

-"Bu aslan buradan gidecek. Ama nasıl gidecek?" Diye söyleniyordu."

Sonra bize dönüp:

-"Haberleri duydum, kaçan aslan bu aslan. Aslanı hayvanat bahçesine tekrar göndereceğiz. Hem yavrusuna da iyi bakarlar. Biz baş edemeyiz. Yetkilileri arayacağım." Dedi.

Ardından numarasını bile bilmediği "yetkililer"i aramak için ev telefonunun yanına gitti. Tam o sırada birden Metehan babamın eskimiş pantolonunun paçalarına salya sümük ağlayarak yapıştı ve yalvarmaya başladı.

-"Ne olur Ferdinand'ı hayvanat bahçesine tekrar göndermeyelim babacım. Ferdinand orada çok üzülüyor. Rahat rahat dolaşamıyor bile."

Metehan'ın ne kadar gerizekalı bir mahluk olduğunu şimdi anlamışsındır. Daha birkaç günlük aslana isim bile koymuş kendi kafasından. Ayrıca o erkek değil ki! Ferdinand yerine Feride dese daha mantıklı olurdu.

Babam cevapta gecikmedi.

-"Evde çok rahat dolaşıyordu zaten Metehan Bey (!). Ayrıca gizlice dükkanımdan aslana et taşımanızla beni zarara uğrattınız. Ben aslan bakamam. Kedi mi bu!"

Metehan yeis içinde:

- "Hayvanat bahçesine bırakmayalım da nerede olursa olsun. İnsanlar onları seyredecek diye ne eziyetler çekiyorlar! Onu doğal yaşam alanına bırakalım. Yavrusu da daha sağlıklı gelişir."

-"Afrika kaç bin yüz kilometre biliyor musun sen?"

-"Farkındayım çok uzak. Ama dayımın pilot olduğunu unuttunuz galiba."

Bu sefer anneme dönerek.

-"Sen dayımı ikna edersin değil mi anne?"

Annem:

-"O aslandan kurtulmak için kurşun atar kurşun yerim." Dedi.

Sanırım olaylar tatlıya bağlandı. Ama hâlâ odamda yeni doğum yapmış bir aslan var! Ferdinand'ın kaderi için annem dayımla konuştu. Sonra bize dönüp:
- "Fatih bizi Afrika'ya götürmeyi kabul etti. Bilirsiniz o zor olan her şeyi sever, aslan burcu zaten bunu da kabul edeceğinden emindim zaten. Hadi hazırlık yapalım." Dedi.

Ve bizim Afrika heyecanımız başladı. Bavullarımıza 2'şer tişört,pantolon,ve iç çamaşırı haricinde bir şey koymamız babam tarafından yasaklanmıştı. Ne kadar kokacağını bilsekte kilolarca et de aldık. Yoksa yolda birkaç can verebilirdik. Hazırlıklarımız bittikten sonra yeni doğum yapmış Ferdinand'ı ve yavrusunu helikopterin arka koltuğuna sığdırdık.Ardından aslanların yanına 3 kişi bindik, tehlikeliydi. Arkada 3 kişi önde 2 kişi oturduk. Ve yolculuğa başladık.

Gökyüzünden aşağı bakmanın huzuru içerisindeydim. Mütemadiyen Metehan'la birbirimize aşağıda gördüğümüz farklı yerleri gösterip duruyorduk. Helikopter yükseldikçe bu artık imkansızlaşmaya başladı. Aşağıda seyredecek bir şey kalmamıştı. Sıra yanımızdaki bembeyaz bir pamukşekeri andıran bulutları seyretmekteydi. Yolculuk uzun sürecekti. Yanımızda getirdiğimiz hazır gıdalar ve teyzelerin günlerde yediği ekstra kilo aldırıcı kalori manyağı yiyeceklerden yemeye başladık.

Hava kararmaya başladıkça gökyüzünde de işler iyi gitmemeye başladı. Ama neyseki başımıza bir şey gelmedi. Ruhsal olarak anlatamayacağım kadar batsak da fiziksel olarak bacaklarımızın tutulması haricinde bir şeyciğimiz yoktu çok şükür.Aslanın doğum yapması avantaj oldu.

Yolculuk esnasında aldığımız kafein miktarı arada sırada çarpıntı yapsada yapacak bir şey yoktu. Yemeğimiz ve suyumuz da azalmışken günler süren yolculuktan sonra Afrika'ya gelmiştik.

Hava zifiri karanlık olduğu için babamla Fatih dayım çadırları kurarken Metehan'da "el feneri tutma" görevini üstlenmişti. Annemle ben ise kurulan çadırlara yatak yapıp kıyafetlerimizi bir köşeye yığıyorduk. Aslanları gece bize zarar vermemeleri için de helikopterde bıraktık. Bu sefer daha fazla alanları vardı.

Açıkçası buranın Antalya'dan daha sıcak olacağını biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum. Sabah uyandığımda sanki savaştan çıkmış gibi terler içinde,yüzümde yastık izi ve boynuma yapışan saçlarımla berbat bir güne berbat bir şekilde başlamak için ilk işin ve en doğrusunun intihar etmek olacağı fikri aklımdan çıkana kadar çadırın tavanını seyrettim.

Hemen yanımda annem ve Metehan da vardı. Annem çoktan uyanmış dalgın gözlerle oda çadırın tavanıyla aşk yaşıyordu. Metehan hâlâ uyuyordu. Bu sıcakta nasıl uyuyordu? Neyseki oda kan ter içinde olduğu için içimde büyük bir eşitlik duygusu hakimdi. Kendimi bir anda çadırdan attım. Hemen arkamdan annemde geldi. Cehennemden cennete geçiş yapmış gibi rahatlamıştı ve Afrika'nın o muazzam ve tehlikeli havasına doya doya içine çekti.

Sonra babamın çadırına gittim, hâlâ uyuyordu. Ama Fatih dayım yoktu. Gece kimin midesine indi acaba? Hangi aç mideyi doyurdu? Düşüncelerim bu yönde ilerlerken dayım uzaktan seslendi "Kız çaki gel de elimdekileri al!" Elinde yaklaşık 2 kilo gibi görülen çeşitli meyveler vardı. Bu çöl gibi alanda nerede buldu onları? İnsan güvenemiyor da.

Yanına koştum hemen ve elindekileri aldım. Pek ağır değillerdi ve bu saatte onları toplamaya üşenmeyen ayrıca toplarken de yorulmayan biri nasıl olurda 3 metre daha taşımamak için benim gibi ultra üşenegeç bir insandan yardım isterdi ki? Dayım gerçekten anlaşılması zor bir insan. Bir de "Kadınları anlamıyoruz" derdi. Oysa kendisini iki cins de dahil evrende kimse anlamıyordu.
Annemle kahvaltı diye âdeta Hintli'lere özgü meyve kahvaltısı hazırladık. Öfleye püfleye yedikten sonra herkes bi mayışmıştı. Ama kimsenin aklına helikopterdeki aç aslanlar gelmemişti. Demek görev yine başa düştü. Tabiki gidip aslanları beslemeyektim. Bunun yerine bağırmak daha az yorucu bir fikirdi.

"ASLANLAĞRR ÖLÜYOOO" diye sanki yolda kapkapçının teki çantamı çalmış gibi yırttım kendimi. Fatih dayım kendini korkusuz ve mükemmel biriymiş gibi göstermek için "o iş bende" dedi. Sanki biz onun yolda gördüğü bembeyaz tüylü minicik ve kazaklı bir köpekten korkup bizim arkamıza saklandığını bilmiyoruz. Ne zaman bu konu açılsa "Köpek çok hareketliydi" diye söyleniyor. Oysa bunun, dünyanın en saçma bahaneleri arasına ilk 10'a rahat girebilecek vaziyette bir bahane olduğu bariz ortadaydı.

Fatih dayım -Bay Pilot Hazretleri- aslanları beslerken biz de tamamen meyvelerden oluşan kahvaltımızı yemeye başladık. Etleri uzaktan hayvanların önüne fırlatıp kapıyı kapattı. Metehan sürekli Afrika'yı gezmek için yalvarıp dururken babam da gözlerini helikopterin içindeki iki aslancığa dikmiş adeta büyülenmiş gibi bakıyordu. Sonra beklemediğim bir anda o mucizevi cümleyi kurdu

-"Hadi artık aslanları buraya bırakıp evimize gidelim, yolumuz uzun."

Afrika'ya geldik ve gezmeden geri gideceğimiz için -daha çok başımıza bir şey gelmeden gitmek istiyordum- çok mutlu olmuştum.

Fatih dayım, babam ve annem önce yavru aslanı çıkarttılar helikopterden, hemen ardından annesini çıkarttılar. Sonra annem ve ben eşyalarımızı toplayıp bavullara koyduk. Babam da Metehanla birlikte çadırları söktüler. Ardından ailece helikoptere bindik. Bir süre Fatih dayım helikopterle uğraşıp durdu. Ardından telaşlı bir ses tonuyla:

-"Helikopterde yakıt kalmamış!" Dedi.

O an kalpten gitmemek için Allah'a dua ediyordum ki babam ve dayım laf dalaşına girdi birdenbire, hemde böyle bir anda.

-"Neden önceden önlem almadın ki!?"

-"Bu hafta çok az uçmuştum, yakıtın yeteceğini hatta artacağını düşünmüştüm."

-"Bir de artacağını mı düşündün? Bakkala gitmiyorsun, Afrika'ya gidiyorsun Fatih bey!"

-"Yetmezse bile sizin garajda yedek yakıt vardı ama siz onu almamışsınız. Ben size güvendim!"

-"Senin kadar sorumsuz bir pilot görmedim ben. Hatta pilot bile diyesim gelmiyor! Tüm suçu bize yığdın iki dakikada. Ben pilot değilim kasabım!"

-"Tüm suç sizin zaten! Oğlun en başta yaptı hatayı. Sonra kızınla daha da kötüleştirdiler durumu!"

Biz Metehanla çekirdek çitlemeye başlamıştık bile ama konunun bir yerde bize dokunması biraz rahatsız etmişti beni. Tartışma uzun sürer gibi duruyordu ama annem beklemediğim bir anda kıpkırmızı oldu ve babamla dayıma:

-"Suçlunun kim olduğunun şu an bir önemi yok. Hepimiz tehlikedeyiz. Hemen bir şeyler yapalım!" Dedi.

Babam haklısın manasında başını salladı. Sonra helikopterden indik. Aslanlar hâlâ gitmemişlerdi. Burada kendimiz haricinde onlara verecek etimiz de kalmamıştı. Çaresizliği hiç bu kadar derinden hissetmemiştim. Metehan da oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi ağlamaya başlayınca iyice umudumu yitirmeye başlamışdım.

Babamla dayım söktüğü çadırları tekrar kurmaya başladı. Başka çaremiz yoktu. Geceyi burada 2 aç aslan -helikopterin kapıları kilitliydi ve onları tekrar helitoptere almıştık, biz inmiştik- ve yüzlerce vahşi hayvanla birlikte büyüklerin deyimiyle "kelle koltukta" geçirecektik. O çadırların gerçekten bizi koruyabileceğine kalpten inanmak istiyordum. Ama yapacak bir şey yok, hiçbir şey yok.

İşlerimiz bitince biraz etrafı gezelim dedik. Şu ân bulunduğunuz yer ağaçların olduğu yere 100 metre kadar uzaklıkta. Etrafta maki ve çalıdan başka bir şey yok. Güneş tam tepede ve bulut kardeşler de yok. Saatlerce boş boş gezdik. Hemen hemen her yer aynı olduğu için sanki etrafımda çember çiziyormuşum gibi geliyordu bana. Hava kararmaya başlayınca babamın emriyle hepimiz çadırlara çekildik. Ama ne mümkün uyumak! Etrafta hayvan sesleri varken tek umudum şu pembe çadırımız. Ah umut sen insana neler yaptırmazsın ki!

Sana o anki duygularımı nasıl aktaracağımı bilmiyorum. Çaresizlik; insanı içten içe yiyip bitiren en büyük duyguydu. Ölümümün bir hayvanın elinden olabileceğini eskiden hiç düşünmezken, belkide o zaman aklımdan çıkaramadığım en kuvvetli düşüncemdi. Kader işi bu tamamen aslında. Her şey kaderden geliyor... O aslan bile.

Sabahleyin uyandığımda kendimi dünden daha kötü hissediyordum. Üstelik aslanlar da ortalıkta yoktu. Annemin "Hadi Vera kahvaltıyaaaa" diye bağırmasıyla uyanmıştım. "Hint kahvaltısına mı" diye alaycı bir cevap verip dışarı çıktım. Bu sefer beni şaşırtmışlardı.

Kahvaltıda et vardı! Evet et vardı meyve değil. Acaba hangi hayvanın parçalayıp bıraktığı leşti bu?

-"Demek bu sabah et yiyeceğiz, ben meyve bekliyordum açıkçası."

-"Çok istiyorsan akşama meyve yersin Vera'cım" dedi dayım.

-"Meyveye meraklı değilim, sadece beni şaşırttınız. Hadi itiraf edin, hangi hayvanın leşi bu et?!"

-"Leş falan değil kızım, sabah baban ve dayın balık yakaladılar." Dedi annem.

-"Timsahlar bitirememiş mi balıkları?"

-"Bufalolar, antiloplar dururken balıkla mı uğraşacak aslan? Ayrıca biz Afrika'nın çok da tehlikeli bir yerinde değiliz, daha başındayız. Pek vahşi hayvan da yok -aslanlarımız haricinde". Yoksa nasıl hayatta kaldık sanıyorsun? Sence bu -suda timsah olması- mümkün mü? " dedi dayım.

Aslında haklıydı dayım. Yemekten sonra belki de hayatımızda son defa görmüş olacağımız Afrika'yı gezmeye başladık. Sürekli "Afrika" dememin sebebi Afrika kıtasında tam olarak nerede olduğumuzu bilmeyişimden kaynaklanıyor. Gerçi buranın Afrika olduğundan da şüpheliyim. İlk önce bize 100 metre ilerideki ağaçların olduğu yere gittik. Burası minik bir ormanı andırıyordu ve kesinlikle bizim uyuduğumuz yerden daha serindi. Minik cennette diyebiliriz buraya. Gerçekten çok güzeldi.

Biraz ilerleyince küçük bir gölü andıran su birikintisi vardı. Yeşilimsi suyun üzerine tek tük düşen yapraklar bir kağıt gemi gibi suyun üstünde süzülüyordu. Ağaçların uzunluğu ve en tepede tüm ağaçların dallarının birbirine dolaşması gökyüzünü daha az görünür kılmıştı. Bu görüntü beni biraz rahatsız etmişti aslında. Biraz daha ilerleyince karşıma daha uzun bitkiler çıkınca "Acaba buralarda züreyfa var mıdır ki? " diye düşünmeden edememdim. Dar ve ince yolda yürümek zordu. Akşam yağan yağmur damlaları yaprakların üzerinde minik birikintiler haline gelmişti. Biz kısa ağaçlara ve bitkilere değdikçe üzerinde biriken yağmur suları bizim üzerimize sıçrıyordu. Akşam yağan yağmur ne derece sağnaksa artık yerdeki toprağı çamur kıvamına getirmişti. Bu durum yürümemizi daha da zorlaştırıyordu. Ama her şeye rağmen bu minik orman huzur doluydu, havası tertemizdi ve her geçen dakika bizi adeta büyülüyordu. Dünyada gerçekten görülmesi gereken yerlerden biriydi. İlerledikçe büyü daha da kuvvetleniyor ve bakmaya kıyamamaya başlıyordum. Aynı zamanda son günlerin stresini atmak için mükemmel bir yerdi.

Ben bu sevimli duygularımla aşk yaşarken dayım birden bire durdu. En önde o olduğu için bizde dolayısıyla durmak zorunda kaldık. Ve dayım o beklenmeyen cümleyi kurarak tüm büyüyü bozdu.

-"Sanırım kaybolduk!"

O an kan beynime sıçramış gibi titremeye başlamıştım. Herkesin yüzünde aynı ifade; "Korku" peki şimdi ne olacaktı? Bu ıssız ormanda. O andan itibaren çadırsız, yataksız ve yedek kıyafetsiz kalmıştık. Sadece bir buçuk, iki saat mutlu olup da böylesine bir dehşete düşmeyi hiçbirimiz hak etmemiştik. Elimiz ayağımıza dolanmıştı. Çaresizlik içinde soğuk çamura diz üstü çöktüm kaldım. Aklım artık bir şeyleri anlamlandırmak istemiyordu. O kesinlikle ve kesinlikle hayatımın en kötü günüydü. Hatta lisenin ilk senesi sınıfta kalmamdan bile kötüydü. Çünkü kaybolmuştuk! Her şeyin bir çaresi vardı ama bunun değil, bunun bir çaresi yoktu.

Ya vahşi bir hayvan tarafından parçalanacaktık ya da bir böcek tarafından ısırılacaktık hiç olmazsa açlıktan öleceğimize emindim. Daha 18 yaşında bir genç kız için "ölmek" ne demek bilirsin. Daha yaşayacak yıllarının olduğu garantisiyle ölmek aklına bile gelmez. Aslında olay Şems'in dediği gibi "her insan ölecek yaşta." Öylesine yaşayan insanlar vardır bende onlardan biriydim. Bu kaybolma olayı beni gerçekten derinden yaralamıştı. Kendime ve aileme acımaya başladım.

Ortama büyük bir sessizlik hakimdi. Sanki tüm cırcır böcekleri ve kuşlar duygumuzu paylaşır gibi susmuştu. İçimde kalmayan ümit yeniden oluşamayacak kadar zedelenmişti. Artık o minik cennet benim için koca bir cehenneme dönüşmüştü.

O geceyi bir ağacın altında sıkışarak geçirdik. Islak çamurun üstünde uyumak berbat bir histi.

Sana sabah nasıl uyandığımı, aslında daha çok "nerede" uyandığımı söylesem çok şaşıracaksın! En başta dediğim gibi sana bu olayın tamamını anlatacağım çünkü eğer bu kısmı atlarsam kafanda bazı soru işaretleri oluşabilir.

Islak çamurun üstüne uyuyup da bir ağaç evde uyandım desem ne derece şaşırırsın bilmem ama ben çok şaşırmıştım. Evet uyandığımda yanımda annem, babam, kardeşim ve dayım vardı. Hepimiz tamdık yani. Üzerimde bana birkaç beden büyük gelen bir tulum vardı. Neyin ne olduğunu anlamaya çalıştığım sırada "Kahvaltı hazır!" diye tanımadığım bir kadın sesi duydum.

Sonra içeri bir kadın girdi. Gençti, ortalama yirmi dört - yirmi beş yaşlarındaydı. Simsiyah saçları vardı. Uzun boyluydu. Onun seslenmesiyle annem ve dayım da uyandı. Aynı şaşkınlığı onların yüzünden de okudum. Annem hemen Metehan ve babamı uyandırdı. Sonra kadın bize

-"Hadi, sizi bekliyorum aşağı inin." Dedi ve aşağı indi.

Ümitlerim biraz olsun yeşermişti. Bu cehennemde bizden başka bir insanın olduğu düşüncesi beni heyecanlandırırken aşağı indim. Ve gerçekten kahvaltı hazırdı!

Sıradan bir kahvaltıydı. Meyve yok, et yok! Son derece normal bir kahvaltı! Sorguya ilk tabiki annem başladı:

-"Siz kimsiniz?"

-"Ben Melike."

-"Siz burada mı yaşıyorsunuz?"

-"Evet, tam 4 senedir buradayım, güzel bir hayatım var. Ama evime dönmek daha güzel olurdu."

-"4 senedir evinize gidemediniz mi?"

-"Hayır, gidemedim."

-"Biz Konya'da yaşıyoruz. Sence evimize kaç senede döneriz?"

"Bilmem, belki de hiçbir zaman." Dedi ve yüreğimi parçaladı. Ardından devam etti:

-"Siz nerden düştünüz buraya? Hayvanat bahçesi için hayvan bakmaya mı geldiniz? Ya da belgesel çekimi ekibi misiniz? Sizi bulduğumda çok kötü bir haldeydiniz."

-"Hayır, biz belgesel programında çalışmıyoruz, hatta alakamız bile yok."

-"O zaman buraya nasıl geldiniz?"

-"Helikopterimizle."

-"Hobi mi?"

-"Böyle hobi düşman başına! Günlerdir neler çekiyoruz burada."

Çok ayrıntıya gerek yok. Bu konuşmadan sonra annem ve ben dilimiz döndüğünce olayı anlattık. Melike abla çok şaşırdı ve ülkemize dönmemizin belki de imkansız olduğunu söyledi. Burada çoğunlukla yabancılar çekim yapıyormuş ve kendi milletinden olmayan kişilere öyle kolay kolay güvenemiyorlarmış.

Açıkçası Melike ablanın da buradan kurtulamamasının asıl sebebi de bununla bağlantılı. Hiçbir yabancı dili az da olsa bilmediği için ayda yılda bir uğrayan ekiplere de derdini anlatamıyormuş. O da Türk belgesel çekimleri yapan kişiler gelmesini beklemiş bu zamana kadar. Ama gelmemişler. O dört senedir zamansız yaşıyor, her şeyden uzak, insanlardan uzak, ya okuyacak kitabı bile yoksa? İnsan hiç okumadan dayanabilir mi böyle bir hayata... Gerçekten bu mümkün olabiliyor mu? İnsan zamanla her şeye alışır derler ya alışılıyor mu?

Yemek ve kıyafet gibi diğer ihtiyaçlarını da buraya gelen yabancı belgesel çekimi yapan insanlardan gizlice çalmış. Yapacak başka bir şeyi yokmuş. Bir bakıma haklı ama yine de bu doğru değil.

Sana bu mektubu yazmamı sağlayan kişi de Melike abla. Bizi burada uzun bir süre yaşattı. Her şeyden yoksun bir şekilde yaşamayı öğretti bize.

Mesela sabahları "Odun Toplama" diye bir sporumuz var. Sabah Allah'ın bizi kaldırdığı vakit kahvaltıdan önce odun topluyoruz. Akşama da o odunla etrafı aydınlatıyoruz. Ateş konusunda kolaya kaçsak da burada yaşamak kolay değil. Ateşi de yine yabancılardan çalmış ve onu uzun zamandır idareli kullanıyoruz. Örneğin 1 kibrit ortalama 20 gün kadar yetse de 1 çakmak 3 aydan fazla yetiyor. Sadece yemek yapmak ve akşamları etrafı aydınlatmak için kullanıyoruz.

Öğlenleri de güneş tam tepede olduğu için gerekli olmadıkça ağaç evden dışarı çıkmıyoruz ve birbirimize öyküler anlatıyoruz.

Bir gün Melike abla buraya nasıl düştüğünü anlattı. Gerçekten hikayesi bana çok trajik gelmişti. Üzülmüştüm onun adına. 4 sene önce Melike ablanın kız kardeşi zatürreye yakalanıp ölmüş. Ama kız o kadar zeki bir kızmış ki 15 yaşında vasiyetini bile yazmış. Hayatta her zaman her şeye hazırlıklıymış ama zatürreye değil. Vasiyetinde ilginç ama Afrika'ya gömülmek istediğini yazmış. Madagaskar hayranı olan bu kızı gömmek için maddi durumu kötü durumdayken ailesi borç yapıp kızı ailece getiriyorlar buraya. Ardından kızı gömüp tekrar gidiyorlar. Ama bir şeyi unutuyorlar; Melike ablayı!

Melike abla o zaman 19 yaşındaymış. Kardeşinin mezarına bir çiçek bırakabilmek için etrafta çiçek aramaya başlamış. Üzüntüden dalgın dalgın çiçek ararken ailesinin gittiğini duymamış. Sonra küçük bir çiçek bulmuş ve mezara koymuş. Ama arkasını döndüğünde kimsecikler yokmuş. Ailesi zaten böyle bir yolculukla büyük -onlara göre- bir borç batağına battıkları için geri dönmeleri mümkün değilmiş.

Bugün durumları düzelse bile Melike abladan ümidi kesmiş olacaklar ki hiç bir arama girişimi gerçekleşmemiş burada.

Bize kardeşinin mezarını göstermişti. Onu ândıkça mezarına gidip dua ediyoruz, ve çiçek arıyoruz.

Şimdi senin aklına "Ferdinand'a ne oldu?" sorusu takılmıştır elbette. Uzun uğraşlar sonucunda çadırlarımızın ve helikopterin olduğu yeri bulduk. Ama Ferdinand da yoktu yavrusu da. Onlar Afrika'ya karışmışlardı. Helikopterin kapısını gündüzleri kilitlemediğimiz için biz gelmeyince çıkıp gitmişlerdir. Ve en doğrusunu yapmışlar. Bizde zaten onları doğal yaşam alanına bırakmak için gelmiştik buraya. Ama helikopterden çıktıkları anda bize saldıracaklarını düşündüğümüz için buna yeltenememiştik.

Çadırımız diğer hayvanlar tarafından yağmaya uğramıştı, her şeyimiz paramparçaydı ve sadece Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin "Ezilenler" kitabı sağlamdı. Can sıkıntısından kitabı ezberledim diyebilirim. Ayrıca şunu da eklemeliyim ki kitaptaki Prens karakteri beni çok sinirlendirdi.

Ardından kitabı alıp ağaç eve tekrar döndük. Dönerken o kaybolduğumuz ve "Minik Cennet" adını verdiğim yerden geçerken istemsizce rahatsız oluyordum. Orada tüm umutlarımı kaybettiğim aklıma geliyordu ama şimdi umutlarım var. Her şey değişebilir. Ve burada 7. ayım olsa da mutluyum.

Ne sınava girebilmiştim ne de ders çalışabilmiştim. Eminim ki o zamanlar arkadaşlarım okula gidiyordur, kim bilir beni kaç kere üniversite sınavımın nasıl geçtiğini sormak için aramışlardır. Ama ben yaşamayı hayatın en zorlusundan Afrika'dan öğreniyordum o zamanlar.

Her şeye rağmen mutluydum. Umudum vardı, az da olsa yemeğimiz, ateşimiz, sevgimiz ve dostluğumuz vardı. Paranın geçmediği nadir yerlerden biriydi Afrika. Ve bana şimdilerde "Parasız yaşam olmaz" diyenlere ezen gözlerle bakmama neden olan bir yerdi. Pişman değilim.

Eve döndüğümüzde her şey aynıydı. Yine sabahları "Odun Toplama" sporu yapılıyordu, öğlenleri ağaç evden çıkılıyordu ve akşamları yemekten sonra hikayeler anlatılıyordu.

Günler böyle geçerken bizim 13. ayımızda Melike abla birden bire yok oldu! Her yeri aradık ama yoktu. Belki gelir ümidiyle evde de bekledik ama gelmedi.

Onu 6. kere aramaya çıktığımız gün acı oldu bir gündü. Ve tüm kaderimizi hatta Afrika'da yaşayışımız bile değişti. Güzel olmadı açıkçası. Sana Afrika yaşantımızdaki bu acı olayı anlatarak seni üzmek istemiyorum açıkçası ama en başta sana "tamamını eksiksiz bir şekilde anlatacağımı söylemiştim. Öyle yapmazsam bundan sonrası karışacaktır.

O gün yine kahvaltıdan sonra Melike ablayı aramaya çıkmıştık. O ormanı çok iyi bildiğimiz için dağılmıştık. Ben sağdan gittim. İlerledikçe ona yaklaştığımı hissediyordum ve yaklaşıyormuşum da.

Önce bağırma sesleri işittim. Sese doğru koşmaya başladıkça ilginç bir şekilde ses azalıyordu. Giderek içimdeki korku yok olmaya başladı ve daha hızlı koşmaya başladım. O kadar hızlanmıştım ki artık yere düşünce, yere düştüğümü fark etmeden ayağa kalkıp tekrar koşuyordum. Yüzüm gözüm kan içinde kalmıştı. Koşarken yüzüme çarpan sert ağaç dalları, ayağımın takıldığı ve düştüğümde yüzüme batan irili ufaklı taşların acısını hissetmez olmuştum. Tek endişe ettiğim o sesti.

Bir an durdum. "Ne yapıyorum ben?" dedim kendi kendime. Sesi bir kez daha sakince dinlemeye çalıştım. Sonra yanlış yolda olduğumu farkettim. Sesin uzaklaşma sebebi de buymuş. Hemen doğru tarafa doğru koşmaya başladım. O tarafta da aynı şeylerle karşılaştım. Ağaç dallarının ve taşların kanattığı yüzümden ve başımdan akan kanlar gözlerime geliyor ve görmem kısıtlanıyordu.

Tekrar durdum. Ama bu sefer ses dinlemek için değil. Karşımdaki vahşetin gerçek olup olmadığını anlayabilmek içindi. Evet karşımda, tam karşımda bir vahşet vardı. Nasıl anlatacağımı bilemediğim bir vahşet, iğrenç!

Gözlerimdeki kanları, terden ve kandan ıslanmış olan tişörtümün ucuyla sildim. Her şey artık daha netti. Vahşet artık daha netti. Midem bulanıyordu. Karşımda Ferdinand vardı! ve Melike abla.

Ama bir sorun da vardı. Melike ablanın kolunun ve kalçalarının çoğu yenmişti. Kanlar içindeydi. Yüzünde Ferdinand'ın pençesinin izleri, gözlerinde de veda bakışı vardı. O an dondum kaldım zaten. Ayaklarım yine benim emrimden çıkmıştı. Bu sefer Melike ablaya koşmak ve Ferdinand'a saldırmak istiyordum. Ama olmuyordu, kıpırdayamıyordum!

Ferdinand doymuş olacak ki arkasını dönüp gitti. Birkaç dakika daha öylece kaldım. Sonra da sanki bir an dizlerimin bağı çözülmüş gibi Melike ablaya doğru koştum. Çabucak yanına gittiğimde gözleri yarı kapalı bir şekilde bana "bende sizi arıyordum." diyebildi. Cevap vermek o an aklımın ucundan bile geçmedi, cevap veremedim de zaten.

Hâlâ şoku üzerimden atamamıştım çünkü. Melike ablanın elini tuttum ve yanına yığılıp kaldım. Kaç saat öyle durdum bilmiyorum. Tek umudum oydu, ama oda yıkılmıştı. Ferdinand'a karşı büyük bir nefret hissediyordum. Zaten her şey onun yüzünden olmamış mıydı? Metehan kafesi açsa bile o bizi takip etmeseydi her şey daha farklı olacaktı! Kesinlikle daha farklı olacaktı! Bu kadar acı çekmeyeceğimden emindim.

Ama daha sonra yaşadıklarım bana, o zamanlar daha yolun başında olduğumu hatırlattı. Sonrası tam bir mahvoluş hikayesi! Ama önce anlatmam gereken şeyler var.

Melike ablayı orada bırakmak zorunda kaldım. Bana bunun için sinirlenebilirsin ama tamamen istemsiz hareket ediyordum. O an bir delilik yapmadığım için kendimi tebrik ediyorum.

Olayın şokuyla ağaç eve sallana sallana gittim. Sonra yoruldum. Meğer epey yol koşmuşum! Geri dönüşü böyle bir içten çöküşle kolay olmadı. Bir ara yolumu şaşırdım ama sonra tekrar buldum.

Ağaç eve gittiğimde annem ve dayım hasır halının üzerinde oturuyorlardı. Onların az da olan kalan umutlarını dinlemek için kulak kabarttım. Annem sinirliydi ve dayıma adeta bagırıyordu:

-"Sen yedek yakıt alsaydın yanına kesinlikle böyle olmazdı. Hepsi senin suçun Fatih! Keşke senden hiç yardım istemeseydik!"

-"Demek suç benim ha! Acaba kimin çocukları aslanı eve aldı ve kimler aslanı buraya getirmeye karar verdi!"

-"Sende "olmaz" deseydin! Neden bizim verdiğimiz yanlış kararlara boyun eğdin ki!"

-"Şu an bunu tartışacak mıyız yoksa Melike'yi mi düşüneceğiz!"

-"Ben açıkçası hâlâ umut var derim, o yolunu bilir."

-"Evet! O yüzden hâlâ gelmedi."

-"Bizi terk ettiğini mi ima ediyorsun sen?!"

-"Başka ne olacaktı ki! Kız bıktı bizden. Ekmeğini suyunu paylaştı ama nereye kadar!"

-"O bizimle mutluydu! Ayrıca oda o "ekmeği, suyu" çalıyordu. Onun yüzünden boğazımızdan sayısız haram lokma geçti!"

-"Şimdi de onu kötülüyorsun! İkizler burcusun ya, neden şaşırdım ki?!"

Daha fazla tartışmalarını dinlemeye tahammül edemedim. Zaten ruhen çökmüştüm. Delirmeden önce Melike ablanın Ferdinand tarafından parçalanıp yenerek öldürüldüğünü söyleyip kurtulmak istiyordum. Sonra da uyumak. Sadece biraz uykuya ihtiyacım vardı, koşu beni çokça yormuştu. Kafamın biraz olsun dinlenmeye öyle çok muhtaçtı ki! Çabucak uykuya hazırlanmak için söze girdim:

-"Melike ablayı buldum."

-"Ne! Nerede o." Diyerek annem heyecanını belli etmişti.

-"Ormanda."

-"Neden seninle birlikte gelmedi, yoksa dayının dediği gibi; bizi terk mi etti?"

-"Hayır, öyle bir şey yok. O da bizi arıyormuş zaten."

-"Peki şu an nerede o."

-"Ormanda."

-"Ormanda ormanda ormanda! Yeter aynı şeyi söyleyip durma. Başına bir şey mi geldi? Neden hâlâ ormanda?!"

-"O öldü anne"

Annemin o an ki yüz ifadesini anlatacak kelime bulamıyorum. Ela gözlerinden yanaklarına doğru birkaç damla yaş damladıktan sonra bu damlalar sel boyutunu aldı desem abartmış olmam. Fatih dayım da ağlamamak için kendini o kadar çok sıkmıştı ki; göz pınarları kıpkırmızıydı. Annem yere yatmış ve bağıra çağıra bir şekilde ağlarken dayım da ağlamaklı sesiyle onu teselli etmeye çalışıyordu. Bir yandan da ne dese annemin susmayacağını, hatta ağlamaya haklı olduğunu biliyordu. Çünkü ağlamakta son derece haklıydı.

Ben hüzünle bu trajik sahneyi izlerken babam ve Metehan da geldi. Durumu anlamış olacaklar ki sorgusuz sualsiz ağlamaya başladılar öylece. Metehan öyle kötü ağlıyordu ki bu sefer Melike ablanın ölümünden çok Metehanın ağlamasına üzülür olmuştum.

Sonra dayım kendini toparlayıp:

-"Onun ölüsünü nerede buldun, Vera?"

-"Gözlerimin önünde öldü. "

-"Nasıl öldü?"

-"Bende sizler gibi ormanda onu aramaya çıkmıştım. Sonra bazı bağırma sesleri duydum. Hemen sese koşmaya başladım. Ama bir süre sonra sesin geldiği yöne ters koştuğumu fark ettim. Ardından hemen doğru tarafa doğru koşmaya başladım. Sonunda gördüğüm manzara kan dondurucuydu. Ferdinand, Melike ablanın kolunun ve kalçasının bir kısmını yemişti. Küçük bir kan göleti haline gelen yerde Melike abla direnişi elden bıraktı. Sonra Ferdinand o pis midesinin doyduğunu hissedip gitti. Bende birkaç dakika öylece yerime çivilenmiştim. Dizlerimin bağı çözülünce Melike ablanın yanına gittim. Bana "Bende sizi arıyordum" dedi. Sonra da öldü."

-"Yani onu kurtarmak için vaktin varken öylece durdun!" Dedi annem adeta gözü dönmüşce.

-"Ne yapabilirdim anne!"

-"Aslanın elinden kurtarabilirdin!"

-"Onu bulduğumda aslan çoktan doymuştu zaten!"

-"Yanlış yola koşmasaydın o zaman!

-"Öfkeden ne dediğini bilmiyorsun sen! Aklı başında biri yok mu!"

-"Böyle bir durumda delirmemek elde mi?!"

-"Peki şu an laf dalaşına girmeniz doğru mu?" Dedi babam.

-"Doğru buralarda kalamayız artık, kabus gibi."

-"Nereye gideceğiz Vera?"

-"Bilmiyorum!"

-"Her yer tehlikeli, burdan daha tehlikeli."

-"Suda hayat vardır, nehri takip edelim."

-"Ama nelerle karşılaşacağımızı bilmiyoruz."

-"Yakında biz de Ferdinand veya başka bir vahşi hayvanan yem olacağız bu gidişle. "

-"Buraya gelen yabancı belgesel çekimi yapan ekiplerden çalıp çırpmaktan ve aslanlara yem olmaktan daha iyidir nehri takip etmek, ne olacaksa olsun!"

-"Peki anne, o zaman hazırlık yapalım."

Hazırlıkları yaparken Melike ablanın eşyalarına dokundukça içim acıyordu. Öldüğüne hâlâ inanmak istemiyordum. Ama ölmüştü.

Yanımıza 1'er kıyafet aldık, yanınızdaki tüm yiyecekleri de aldık. Son olarak tek okuma kitabım olan "Ezilenler" i aldım.
Ve yola koyulduk.

Kaç günümüz yollarda geçti saymadım. Yanımızdaki yiyecekler de gözle görülür şekilde tükenmeye yakındı. Havaların soğuması da bizi daha çok yormuştu. Ne nehir bitmek biliyordu ne de biz durmak biliyorduk. Metehan mütemadiyen söylenip duruyordu, annem "az kaldı" diye diye günlerce yol yürümeye daha çok sabrediyordu, babam da sessiz olun uyarılarıyla bir hayli oyalanıyordu, dayım zaten kendinden geçmiş nehri değil bizi takip etmeye başlamıştı. Bende ruhsal olarak çökmüş, fiziksel olarak büyük bir yorgunluk duyuyordum. Umarım bunları okurken bana acımazsın. Ne kadar acınacak bir halde olsak da acımanı istemiyorum


Nehri takip ede ede sonunda bir kasabaya vardık. Bu beni ilk başta o kadar mutlu etmişti ki tüm yorgunluğumu unutmuştum adeta. Ama kalacak yer sıkıntısı başlayınca suskunluğumu koruyup aileme itaat etmeye başladım. Çünkü ben ne kadar çabalarsam çabalayayım kader değişmez bir etkendi. Artık kendimi iyice fatalizme bağlamış bulunmaktaydım, bu yüzden az da olsa içim rahattı.

Önce bir otele gitme kararı aldık. Ardından yolda geçen insanlara ucuz otellerin yolunu sora sora "çelikler" diye bir oteli bulduk. Bu otel biraz eski püskü ama sağlamdı. Dış boyası pembeydi. Üç katlı bu otelin birçok gizli giriş-çıkışları vardı. Otelde ilk geceyi geçirecek kadar paramız vardı. Ama sayımız fazla olduğu için iki veya üçüncü gece bazılarımızın dışarıda uyuması gerekecekti. Bu yüzden otel sahibiyle konuştuk.

Zehra ve Hakan diye bir evli çiftti. Gayet iyi kalpli insanlardı. Onlarla bir anlaşmaya vardık. Otelde kaldığımız sürece personel olarak çalışacaktık. Ben ve annem temizlik işlerinden sorumluyduk. Babam da otelin dışından sorumluydu. Metehan da getir götür işleri yapıyordu. Dayım da otelin gelir-gider işleriyle uğraşıyordu. Böylece otelden çok az miktarda para kazanıp, konaklama şansına sahiptik.

Bu Çelikler ailesiyle aramız her geçen gün daha da iyiye gidiyordu. Hatta bir ara bize izin günleri bile vermeye başlamıştı. Babam ve dayım Hakan Bey ile kırk yıllık dostmuşcasına samimiyet kurmuşlardı. Annem de Zehra Hanımla aynı şekilde dostluk kurmuştu. İşler o kadar ileriye gitmişti ki bizimkiler tekrar Konya'ya dönmekten vazgeçmişlerdi. Bende en azından Zehra Hanım'ın bebeği -hamiyledi o zamanlar- doğana kadar susuyordum. Onun üzülmesini istemiyordum.

Bize daima hâl hatır soran birini üzmek benim için çok kötü bir şeydi. Hâlâ öyledir aslında. Onlarla o kadar iyi geçiniyorduk ki bir gün birbirimize karşı düşman kesileceğimiz aklımın ucundan bile geçmezdi

Soğuk bir perşembe gecesiydi. Rüzgar tüm şiddetiyle esiyordu. Benim odamın penceresi açıktı, dışarıyı seyrediyordum. Sonra aklıma Melike abla gelmişti. Onun ölümünden 5 ay geçmişti. Ama benim için acım hâlâ tazeydi. Eğer o gün Ferdinand onu yakalayamasaydı belki de bu otelde, bu odada, bu kanepeye birlikte oturuyor olurduk. Onu "ablam" olarak gördüğüm için sanki öz ablam gözlerimin önünde bir aslan tarafından parçalanmış gibi olmuştum. Bunun acısını çekerken kızarmış gözlerimden yanaklarıma birer damla yaş düştü. Sonra hıçkırıklar dönüştü bu yaşlar.

Beş dakika sonra omzumda bir el hissettim. Kafamı çevirdiğimde o elin sahibinin Zehra Hanım olduğunu gördüm. Beni teselli etmek için sarıldı. Ardından neden ağladığımı sormaya başladı:

-"Vercım, seni bu kadar üzen şey nedir? Eğer bu otelle ilgiliyse yeni çalışanlar alıp sizi çalıştırmadan da burada kalmanızı izin verebilirim."

-"Otelle bir alakası yok Zehra Hanım. Hatta bu otelde çok mutluyum, işlerde ağır değil zaten."

-"Peki sorun ne o zaman."

-"Sizinle alakalı bir şey değil, meraklanmayın."

-"Belki bir çözüm yolu bulabilirim. Nedir sorun Vera?"

-"İş işten geçeli 5 ay oldu."

-"Ne işi?"

-"Ablamın ölümünden 5 ay geçti."

-"Senin ablan mı vardı? Hiç bahsetmedin."

-"Öz değil. Ben onu "ablam" olarak kabullenmiştim."

-"Nasıl öldü?"

-"Bizim aslanımız tarafından öldü, onu parçaladı."

-"Sizin aslanınız mı vardı? Beni şaşırtıyorsun Vera."

Ayrıntıya gerek yok bu konuşmadan sonra Zehra Hanım'a olayı anlattım. Bana o kadar şaşırarak bakıyordu ki bir an olsun gözlerini üzerimden ayırmadı. Bu sefer bana Melike ablayla ilgili sorular sormaya başlamıştı.

-"İsmi neydi kızın?"

-"Melike."

-"Peki dış görünüşü? yaşı?"

-"Simsiyah saçları vardı, uzun boyluydu. Zayıftı ve kollarında çile benzer lekeler vardı. Ortalama yirmi dört-yirmi beş yaşlarındaydı. 4 sene orada yaşamıştı."

-"Peki o size Afrika'ya nasıl geldiğini anlattı mı?"

-"Evet, kardeşinin vasiyeti üzerine ailesiyle gelmiş."

-"Vera biliyor musun benimde kızım 4 sene önce Afrika'da o ormanda kaybolmuştu. Üstelik ismi Melikeydi ve 20 yaşındaydı."

-"Yani siz demek istiyorsunuz ki, Melike benim kızım."

-"Aynen öyle. Bizim bu kasabada bir düzen kurmamızın sebebi de "Belki Melikeyi bulabiliriz" umuduydu." Dedi ve sonra ekledi "Ama şimdi o umut da yok."

Hafifçe yağmaya başlayan yağmur artık bir tokat gibi yüzümüze vurmaya başlamıştı. İkimizde susmuştuk. Zehra Hanım ağlamaya başladı bende onu teselli etmeye çalışmaya başladım. Bu sefer eller değişmişti. Biraz daha ağladı ardından boğazını temizleyip anlatmaya başladı:

-"4 Sene önce küçük kızım Esra zatürreden ölmüştü. O zamanlar o kadar fakirdik ki kocamın yaptığı ahırda yaşamaya çalışıyorduk. Esrayı ne kadar sarıp sarmalasamda o küçük bedeni soğuğa daha fazla dayanamadı, günlerce yataktan çıkamadı. Komşulardan borç para alıp ilaçlarını aldığımız sırada çok geç olmuştu. Sanırım oda öleceğini anlayıp vasiyetini yazmıştı. Melike ilk vasiyeti okuduğu zaman içimden sadece "Ne olursa olsun kızımın son dileğini yerine getirmeliyim." diye düşündüm. Ama her şey o kadar imkansız görünüyordu ki bir annenin umutlarını yok edecek kadardı. Kocam o zamanlar hamaldı. O daha çok çalıştı, bende evde reçel yapıp satmaya başladım. Melike de okulu bırakmak zorunda kaldı. Zaten zar zor gidiyordu. Oda bir kafede çalışmaya başladı. 1 sene sonra ucuz bir helikopterle -diğerlerine göre ucuzdu yoksa bize göre baya pahalıydı- Parayı denk getirip ödedikten sonra Afrika yolculuğumuz başladı. Günler süren yolculukta onu bir battaniyeye sarılı bir şekilde kucağımda taşıdım. Onu o halde taşırken -ruhsuz- yüreğim her saniye tekrar parçalanıyordu. Afrika'ya indiğimizde eşimle mezar kazdık. Ardından Esra'yı gömüp dualar etmeye başladık. Yanımızda Melike de vardı. Oda dua ediyordu. Sonra biz tekrar vakit kaybetmeden helikoptere giderken Melike "Ben kardeşimin mezarına çiçek koyup geliyorum" dedi. Ben zaten kendimden geçmişim onun öyle dediğini bile hayal meyal hatırlar gibi oluyorum. Helikopter havalandı sonra. Kocam, önde pilotun yanında oturuyordu. Benimde gözlerim kendiliğinden kapanmış derin bir uykuya dalmıştım. Uyandığımda hâlâ gökyüzündeydik. Hava karanlıktı. Melike'ye "kızım üzerini ört" demek için kafamı dalgın dalgın yanıma çevirdim. Sonra Kelimenin yanımda olmadığını görünce kafayı yiyecek gibi olmuştum. Helikopterde çokta hareket etme şansım yoktu. Ama ben koşmak istiyordum. Melike'me koşmak istiyordum."

Bir an durdu, bu sefer daha coşkulu anlatmaya başladı:

-"Hemen "Hakan Melike yok!" dedim. Oda iyice yanına baktı ama yoktu kızımız. Geri dönmek istedik bu sefer pilot bu saatten sonra dönemeyeceğini söyledi. Tekrar eve dönüp ardından aynı ücrete tekrar gidebileceğini söyledi. O an o pilotu bayıltıp geri dönmek geldi içimden ama biraz durup düşününce ne hakanın nede benim helikopter kullanamadığımız aklıma gelmişti. Günlerce helikopterle yol aldık. Bacaklarım tutulmuştu, saçlarım birbirine karışmıştı hatta gözlerimde yaş kalmamıştı ama ben bunların farkında bile değildim. 1 sene içinde iki evladımdan da olmuştum. Esra'nın acısı geçmeden Melike'nin acısını yaşamaya başladık. Çok zor günler atlattık. Hemde çok zor."

Artık ağlaması biraz dinmişti. Koluyla gözlerini silip anlatmaya devam etti:

-"Sonra 1 sene daha para biriktirip tekrar aynı pilotla anlaştık. Ama bu sefer bize "Piyasa pahalılaştı teyze" diyip iki misli para istedi. Oda biliyordu başka çaremiz yoktu. Açıkçası piyasada ondan daha ucuz bir pilot da yoktu. Bu sefer parayı biriktirmek daha zor oldu. Melike yoktu çünkü onun kafede çalışarak kazandığı para babasının ve benim kazandığımız paraya denkti. Bizde Hakan'la şöyle bir şey düşündük. Sadece Afrika'ya gidiş parası verecektik. Sonra Melikeyi arayacatık ve Afrika'da yaşamaya başlayacaktık. Ama hayallerimiz suya düştü. Melikeyi bulamadık. Orada bir ağaç ev yaptık bir süre daha orada yaşadık ve nehri takip ederek bu kasabaya ulaştık. İlk başta hizmetçilik yapıyordum, Hakan da hamalcılık yapıyordu. Sonra bu oteli keşfettik. Bu otelin sahibiyle samimiyetimizi arttırdık. Ve o ölünce otel bizim üzerimize kaldı."

-"Sizin adınıza gerçekten çok üzüldüm. İnşallah karnınızdaki bebeği sağ sağlim dünyaya getireceksiniz."

-"O bebek benim tek umudum. Doktor bundan sonra bebeğim olmayacağını söyledi. Yaşlandım sayılır bende."

-"Hayır efendim hâlâ gençsiniz."

-"Teşekkür ederim Vera. Geç oldu. İyi geceler."

-"İyi geceler."

Zehra Hanım'ın Melike ablanın annesi olduğunu öğrendiğimden beri çok kötü hissediyordum. Az da olsa suç bizdeydi. Eğer işin başında biz o büyük hatayı yapmasaydık ne Melike abla ölecekti ne de biz bu adını hiçbir zaman öğrenemediğim kasaba olacaktık. Yüreğim bu yaşadıklarıma daha fazla dayanamıyordu. Daha fazla acı çeken insan görmek istemiyordum. Tek isteğim tekrar Konya'ya dönmekti. Ama annem, babam, kardeşim ve dayım bu cehennemde mutluyken bana söz düşer mi?

Yatağıma girdim. Ne kadar uyumaya çalışsam da Zehra Hanım'ın söyledikleri aklımdan çıkmıyordu. Beynimi esir alan bu konuşma bende şiddetli bir baş ağrısına sebep olmuştu.

Sabah uyandığımda başımda bir doktor ve annem vardı. Durumunun bu dereceye gelebileceğinden çok burada bir doktor bulunmasına şaşırmıştım. Her şeyi eksik olan bu kasaba doktor vardı! Bu iyi bir şeydi. Bana birkaç ağrı kesici yazıp gitti.

Ardından annem, ellerimi ellerine alıp bir süre başımı bir kediyi sever gibi okşadı. Sonra da bana ne olduğunu sordu:

-"Veracım, canım kızım ne oldu sana?"

-"Bilmiyorum anne. Sabah uyandım böyleyim."

-"Doktor biraz soğuk almış dedi. Gece odanda değil miydin sen?

-"Odamdaydım ama pencere açıktı. Yüzüme rüzgar vuruyordu. Sonra ben uyudum, pencereyi kapatmayı unutmuşum."

-"Ah kızım neden dikkatli olmuyorsun? Ayrıca bu şubat ayında saatlerce pencere mi açılır?"

-"Yaptım bir hata. Üstüme gelme anne. Uyumak istiyorum."

-"Peki, sen dinlen. Sonra tekrar geleceğim ama."

-"Tamam annecim."

Demek annemin daha hiçbir şeyden haberi yoktu. Zehra Hanım benim mi annemle konuşmamı istiyordu yoksa? Ben bu düşüncelere tam dalmışken Zehra Hanım girdi içeri.

Neşesi kaçmış, yüzü solmuş, gözlerinin altı uykusuzluğunu belli edecek kadar morarmış, göz bebekleri kıpkırmızydı. Açık kahve tonları saçları boynuna yapışmış, yüzünde sert yastığının izi çıkmış ve halsizlik almış başını gitmişti.

Sessizce yatağımın ucuna oturdu ve bir süre sanki beni büyülemek istermişcesine gözlerini gözlerime dikti. Onun o bakışları karşısında çok korkmuştum. Çünkü o benim gözümde her zaman neşeli ve iyi kalpli bir hanımdı. Daha fazla kendimi tutamayarak:

-"Hoşgeldiniz Zehra Hanım. Bir şey mi oldu?" Dedim.

-"Bir şey yok. İşler duruyor ve sen burada yatıyorsun! Ben size boşuna bakıyorum!"

-"Ama hastayım. Doktor dinlenmem gerektiğini söyledi ve ben halsiz hissediyorum."

-"Ben anlamam hastalıktan! Bugüne kadar hep idare ettim sizi. Ama artık yeter. Benimde işim gücüm var!" Sesi o kadar öfkeliydi ki bir an bağırmamak için kendini zor tuttu. Onun neden birden böylesine değiştiğini hemen anladım. Ve ona sakince:

-"Eğer dün konuştuğumuz konu yüzünden bana kötü davranıyorsanız haksızsınız Zehra Hanım. O konuda bizim bir suçumuz yoktu. Hatta Melike ablanın üzüntüsünü hâlâ yaşıyorum."

-"Vay be! Sen ne zeki kızmışsın öyle. Acıyı çektiğinizi hiç sanıyorum ama ben. Her zaman yüzünüz gülüyor, şakalar yapılıyor. Hiçbiriniz yasta değildiniz! Sadece dün biraz gözyaşı döktün diye sana inanacağımı sanıyorsan yanılıyorsun Vera!" Dedi ardından ekledi:

-"Şimdi kalk ve beni daha fazla yorma. Ben yatacağım. Öncelikle bana sıcak süt getir daha sonra 32 ve 20 numaralı odaların çarşaflarını yıkayıp temiz çarşaflar ser."

Hasta olduğumu bile bile böyle yapmasının sebebi dün ki olaydan kaynaklanıyordu kesin.

Yerimden kalkacak hâlim bile yokken buz gibi otelin içinde iş mi yapacaktım? Bu bir işkence stili. Soğuk işkence.

32. Odanın kirli çarsafını çıkartırken annem geldi.

-"Vera, sen yatmıyor musun?"

-"Görüyorsun anne. İş yapıyorum."

-"Zehra Hanım sana izin vermedi mi?"

-"Hayır, izin vermedi. Hatta bizzat odama kadar gelip bana işleri aksatmamam gerektiğini anlatıp "32. Ve 20. odaların çarşafını, temiz çarşaflarla değiştir" dedi."

-"Bu kadın hiç böyle yapmazdı. Sağlığa da çok dikkat eden biri. Nasıl olurda bu haldeyken sana iş verir?"

-"Bekle anne daha neler başımıza gelecek!"

-"Ne demek istiyorsun sen? Neler gelecekmiş başımıza? Vera?"

-"Zehra Hanım kim miş biliyor musun?"

-"Tabiki biliyorum, bu otelin sahibi."

-"Ah anne, onu sormuyorum. Zehra Hanım ve Hakan Bey Melike ablanın annesi ve babasıymış!"

-"Ne! Nasıl olur bu? Onlar Melike'yi nerden biliyor? Sen mi bahsettin? Neden böyle bir şey yaptın ki?"

-"Dün gece Melike abla gelmişti aklıma. Bende kendimi tutamayıp ağladım. Zehra Hanım da sesimi duyup geldi odaya. Ardından neden ağladığımı anlattım."

-"Peki Ferdinand'ın bizim aslanımız olduğunu söyledin mi?"

-"Tüm ayrıntıları anlattım anne. Ferdinand'ı eve aldığımızı bile."

-"Ne yaptın kızım sen?!"

-"Beni suçlamayı bırak ta, bu kadın bize düşman kesildi."

-"Kocası da şimdi düşman olmuştur. Birlikte işkence eder gibi kaldıramayacağımız şeyler yaşatırlar."

-"Neler olacağını bilmiyorum ama buradan kurtulmalıyız."

-"Olmaz Vera! Bu sefer nereye kaçacağız? Sinirleri geçince eskisi gibi oluruz."

-"Sanmıyorum ama neyse. Sen nasıl istersen öyle olsun anne."

Ben annemle odada konuşurken Zehra Hanım pat diye odaya girdi! Açıkçası bu girişe şaşırmamıştım. Çünkü daha çarşafını değiştirmem gereken bir oda daha vardı. Ve ben, durmuş annemle konuşuyordum.

Kehribar rengi gözleri dışarı fırlayacakmış gibi bize baktı öylece. Ardından odaya baktı. İşlerin hâlâ yapılmamış olması onu epeyce sinirlendirmişti. Biraz daha bizi ve odayı gözden geçirdikten sonra hafif titreyen elleriyle omuz hizasındaki siyah saçlarını arkaya atıp:

-"Sen hâlâ bu yatağın çarşafıyla mı uğraşıyorsun Vera!" Dedi.

Hızlıca yatağın çarşafını çıkarmaya çalışırken:

-"Merak etmeyin efendim, ben beş dakikaya kalmaz diğer odaya geçmiş olurum." Dedim.

Bunu söylerken normalde yumuşak olan sesimi daha bi yumuşatmaya çalışmıştım. Çünkü aynı anda kalmanın da gitmenin de bir yolu yoktu. Burası annem, babam,dayım ve Metehan'ın tek umuduydu. Beni soracaksan, dün gece kesmiştim o umudu.

Çünkü insanlar böyledir. Hatalı olsan da olmasan da onun gözünde "Hatalı" durumuna düştüğün an, elindeki tüm kozları kullanır. Sana acı çektirerek kendi acısının dinmesini umar. Oysaki bu ona acı veren şeyi daha çok hatırlamasını, hatta unutamamasını sağlar. Çünkü o zaman acıyı kendi gözleri önüne serer. Senden intikam aldığını sanırken, kendine eziyet eder. Sonuçta insan bu. Anlamışsındır.

Sinirden ellerinin titremesi artmıştı. Benim de öfkeyle karşılık vermemi bekliyordu. Eğer onun istediğini eline vermiş olsaydım. Bunu bahane olarak kullanıp, aramızın daha çok açılmasını sağlayacaktı. İşte o zaman "Hiçbir şeyim olmayan birine neden acıyayım ki?" diye düşünecekti. Onca anıyı unutmak kolay, asıl zor olan unutulmuş bir anıyı tekrar yaşama tehlikesi içinde olmak. Bu yüzden elinden geldiğince kendinden nefret ettirmeye çalışıyordu. Amacı bir daha eskisi kadar iyi olma ihtimalimizi öldürmekti.

Ama sana bir şey itiraf etmeliyim. Ben o ân Zehra Hanıma hiçbir şekilde kızamamıştım. Her şeyin acısına tahammül edecek kadar güçlü olan bu kadının da zayıf noktası "Evlat"tı. Evlat acısı diğer acılara benzemez. Kendi canından, kanından biri o. 9 ay karnında onun vahşice ölümünü öğrenmek için mi taşıdı sanki? Tabiki hayır! Anne yüreği intikam almak istediyse; ona istediğini verecektim. Zaten ben vermesem bile o söke söke alırdı. Hele o kişi Zehra Hanımsa!

Hâlâ elleri titreyen ve adeta kehribar rengi gözlerinden kırmızı ateş saçan kadının öfkesi dinmemişti. En ufak şeylere bile sinirlenmek, öfkesini delicesine birilerinin üzerine kusmak istiyordu elbette. Gözlerini bizden kaçırıp odayı süzmeye başladı. O odayı süzerken ben yatağın çarşafını çıkartmış hatta yeni çarşafı takmıştım bile. Tam odadan çıkacakken elleriyle kolumu sertçe tuttu. Ardından:

-"Diğer odayı boşver şimdi. Sen bana sade bir kahve yap. Diğer odayı annen yapsın. Sonra da pencereleri silsin. Nedir bu pencerelerin hâli! "

-"Peki efendim. Kahveyi odanıza mı götüreyim yoksa balkona mı?"

-"Ne salak kızsın sen Vera! Bu soğukta balkonda mı oturulur! Odama getireceksin kahveyi!"

-"Peki Zehra Hanım."

-"Ya da vazgeçtim, sen yapma. Onu da annen yapsın." Dedi.

Zehra Hanım, anneme karşı beslediği nefreti açıkça itiraf etmiş bulunmaktaydı. Bende odadan çıktıktan sonra hemen mutfağa gidip annemi beklemeye başladım. Yirmi dakika sonra annem geldi ve hiç konuşmadan sarı mutfak önlüğünü giyip kahve yapmaya koyuldu. Ama kahveyi yaparken söyleniyordu:

-"Ah şu pislik Zehra yok mu! Nasıl laflar etti bana bir bils

Facebook'ta Paylaş
Twitter'da Paylaş
Yazarın diğer paylaşımları;
2020 haziran ayında mutlaka yapacağın 3 hedef?