Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
20 Mayıs 2020, Çarşamba 16:02 · 23 Okunma
FERDİNAND (romanın devamı 2) - Sözümoki

FERDİNAND (roman'ın devamı 2)

-"Bunları kafaya takmayarak gayet iyi geçinirsin burada aslında."

-"Kafaya takmamak ne mümkün? İnsanı şirazesinden çıkarıyor bu kadın! Oysa birkaç gün öncesine kadar ne kadar da çok severdim onu, canını sıkmazdım asla. Hatta biliyor musun Vera bana "Ahiretlik Arkadaşım" demişti. Daha düne kadar dostun olan kişi bugün düşmanın oluyorsa bu dünya normal değildir."

-"Haklısın anne, bana da çok iyi davranıyordu. Ama hiç Melike abladan veya Esra'dan bahsetmemişti. Sadece karnındaki son umudundan bahsetmişti."

-"Son umudu batsın onun!"

-"Daha doğmamış bebeğin ne suçu var anne? Deme öyle şeyler."

-"O Zehra denen kadının çocuğu ya bu! Her şey beklenir Çelikler'den -soyadları-. Bunlar şeytana pabucunu ters giydirir vallahi!"

-"Abartma anne. Altı üstü sana 1 gündür hatta yarım gündür kötü davrandı. Siniri geçince özür bile diler. Sen kendini düşürme."

-"Sinir değil bu. Bilirim ben evlat acısını. Daha 3 sene evvel kardeşini düşürmüştüm. Nasıl yandı canım bilmezsin sen."

Annem, Zehra Hanım'ın kahvesini pişirmeyi bitirince yüzünü ekşiterek kahveyi fincana doldurdu. Ardından:

-"Kahve soğumadan götüreyim. Bu kadına bahane vermem asla" dedi umursamazca.

Aileler arası gergin günler öylece geçip giderken, her gün yepyeni sinir krizi çeşitleri keşfediyorduk. İki tarafta öfkesinden gözü dönmüş gibiydi. Bir saç başa girmediğimiz kalmıştı.

Ama tüm bunlara rağmen Zehra Hanım hâlâ bizi otelden atmamıştı. Kocası Hakan Bey'de bize karşı pek iyimser davranmıyordu. Ne istese elini masaya sertçe vurarak istiyordu. Âdeta "maço" patron olmaya başlamıştı. Zehra Hanım ona bu durumu anlatırken bizi ne kadar kötülediyse artık elinden gelse gece odalarımıza gelip bizi şişleyecek öfkeye ve nefrete sahipti.

Bu arada odalarımız demişken otelin en kötü, en küçük odalarını bize vermişlerdi. Bu olaydan önce en güzel odalarında kalıyorduk oysaki. Şimdi rutubetten, örümcek ağına kadar her türlü mikrop vardı.

İnanmazsın ama bir keresinde bizim odalarımıza hamam böceği koymuştu. Hayır yani hiç mi üşenmedi! Bizde yapacak bir şey olmadığı için böceklerle uyumuştuk. Onları yok etmek çok zor olmuştu. Ne doğru düzgün temizlik malzemesini kullandırtıyordu ne de elektrikli süpürge kullandırıyordu. Annem de bu duruma dayanamayıp sokağa çıktı ve milletten elektrikli süpürge dilendi resmen. Neyseki yaşlı bir kadın verdi ona süpürgesini. Öyle daha hızlı bitirdik böcek işini. Ama bu sefer de Zehra Hanım öfkeden çıldıracak gibi olmuştu. Annemin dışarıdan elektirili süpürge getirdiğimizi öğrenince bize 3 gün yemek vermedi. Suyla doyuruyorduk karnımızı. En çokta Metehan'a üzülmüştüm. Onun metebolizması bizimkine göre daha hızlı çalıştığı için halsizlik erken çökmüştü üzerine. Bir de inanmazsın ama kimseyi hastaneye göndermiyordu Hakan Bey! "Kendi başınızın çaresine bakın, ormanda nasıl baktıysanız öyle bakın." Diyordu.

Annem haklıydı aslında bunlar insanı çıldırtırdı. Bu kadarı da fazlaydı çünkü. Bu karı koca işi abartıp geceleri oyalanmayalım diye ışıkları erkenden kapatatırır ve adeta nöbet tutar gibi kimin odasındaki -müşteriler hariç- ışıklar açılırsa, aniden odaya girer ve fırça çekerlerdi. Ardından bazı acımasız cezalar verirlerdi.

İşler iyice ileri gidince bizimkiler de artık onlara karşı planlar kurmaya başladı. Sanki otel onların -Çelikler ailesinin- değilmiş, bizim de kovulma tehlikemiz yokmuş gibi davranmaları bana hiç de doğru gelmiyordu.

Ama şöyle bir gerçek var ki; bizimkiler de onlara karşılık verince artık Zehra Hanım ve Hakan Bey bu durumdan zevk almaya başlamıştı. Kavga etmek, bağırmak, aşağılamak, emir vermek... bunlar artık onun ve kocasının vazgeçilmez huylarıydı. Kavga etmediğimiz her dakika bize laf vurup -durduk yere- tartışma konuları açmaya çalışıyordu. Annem ve dayımın da onlardan aşağı kalır bir yanları yoktu açıkçası. O melek gibi kadın -annem- adeta sürekli pusuda bekleyen, geceleri uyumayıp Zehra Hanım'ı ve Hakan Bey'i daha fazla nasıl sinirlendireceğini düşünür olmuştu. Dayım ise koca karı gibi çekirdek çitleyerek bile laf savurur olmuştu. Sesler biraz yükselince hemen çirkefleşir ve sanki anasına bacısına sövmüşler gibi saldırmaya çalışır gibi yapardı. Ama kimse kimseye vurma cesareti gösteremezdi. Dayım lafar olmasa da babam da aynı şekilde davranıyordu.

Annemin bana karşı tavrı da oldukça değişmişti. Artık kurduğu her kötü planı bana anlatmıyordu. Sürekli olarak "Sen onların tarafında mısın, bizim tarafımızda mı anlayamıyorum artık Vera" demeye başlamıştı ve benim gönlümden büyük bir "tarafsızlık" geçiyordu. Her şeye rağmen Zehra Hanım ve Hakan Bey'i seviyordum. Kendi ailemi de seviyordum.

Açıkçası bu durumdan da oldukça rahatsız oluyordum. Bir tarafta ailem bir tarafta acılı bir aile. Hemde Melike ablanın ailesi! İşler karmakarışık bir hâl almıştı ve ne yapacağımı, kimin tarafında olacağımı, ne söyleyeceğimi, kime kızacağımı, kimse iyi davranacağımı bilmiyordum. Hayatım boyunca ilk defa böyle ağır ve tuhaf bir aileler arası savaşın içinde kalmıştım. Bu küçük yaralı şeytanlar birbirlerine öyle oyunlar oynuyorlardı ki bir süre sonra ben ister istemez aradan çekilmiştim. Hani dedim ya; kimse kimseye vurmaya cesaret edemiyor diye, bunlar keşke vursa birbirlerine dedirtecek cinsten.

Bir keresinde Zehra Hanım anneme Duşa gireceğini ve bu yüzden banyoyu hazırlamasını emretmişti. Ardından annem küvete su doldurduktan sonra içine çamaşır suyuda dökmüş! Arkası döndükken -annemin- Zehra Hanım gelmiş ve kafasını suya sokmuş annemin! Kadıncağız nasıl ağlıyordu o gün! Yüzüne yoğurt falan sürüp rahatlatmaya çalıştık. Neyseki Zehra Hanım onu boğmaya çalışırken çamaşır suyunun kokusundan fazla duramamıştı.

Bu olaydan sonra Zehra Hanım özel isteklerini bana emretmeye başladı. Zaman geçtikçe bu emretme olayı daha yumuşak bir şekil almaya başladı. Bir gün beni yanına çağırdı ve aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-"Bak Vera, ben sana güveniyorum. Sen benim veya ailenin arkasından iş çevirmezsin, sende o potansiyel yok. Vicdan denen şey sende daha ağır basıyor olmalı. Bu yüzden ben seninle "Barış" ilan ediyorum. Sana bundan sonra eskisi gibi davranacağız -Kocam da dahil- . Seni eski güzel ve geniş odana yerleştireceğim. Buna karşılık senden sadece iki ricam olacak; Birincisi, sana özel işlerimde emir vermeye devam edeceğim, çünkü sen benim duş alacağım suya çamaşır suyu dökmezsin. İkincisi ise, benim ailem ve senin ailen arasında ne kadar kötü olay yaşanırsa yaşansın asla karışmayacaksın. Zaten öyle çok uğraştığın yok ama yine de "Yapmayın, etmeyin" gibi şeyler duymayacağım tamam mı?"

-"Tamam efendim. Ama şunu bilin ki her şeyin çözümü kavga değil. Siz burada kedi köpek misali birbirinizi yerken değişen hiçbir şey olmayacak. Tabi psikolojileriniz hariç!"

"Teşekkürler Vera, şimdi çıkabilirsin."

Zehra Hanım'a ve Hakan Bey'e gerçek yüzümü gösterebilmiş olmam daha doğrusu kendimi onlara karşı doğru ifade edebilmiş olmam beni çok mutlu etmişti. Şu lanet olası otelde birilerinin güvenini kazanmıştım.

Sırf sürekli olarak kavga edebilmek için Zehra Hanım ve Hakan Bey de otelde kalmaya başlamışlardı. Artık ne müşteri memnuniyeti düşünülüyor ne de doğru düzgün müşterilerle ilgileniliyordu. Bazen gelen müşterilerden para dahi alınmazdı o derece umursanmamaya başlandı otel. Gerçi artık otel olmaktan da çıkmıştı ya, adeta intikam almak için, daha fazla can yakabilmek için oluşturulmuş bir ortama dönmüştü.

Bu arada ben eski güzel ve geniş olan ağırlıklı mor ve beyaz renkleriyle döşenmiş ferah odama geçince bizimkiler bana "Casus" hatta "Hain" gözüyle bakmaya başladılar. Birdenbire herkesin bana olan tavrı nasıl da çabucak değişti! Annem yanıma sadece Zehra Hanım'ın bugün bana neler yaptırdığını sormak için gelirdi, Metehan sadece geceleri masal anlatmam, babam da çay, kahve istemek için gelirdi. Dayımdan hiç bahsetmeyeyim! O yanıma bile uğramazdı. Karşılaşınca yüzünü ekşitip ters ters bakarak geçerdi yanımdan. Ama tüm bunlara rağmen benim içim rahattı.

Ben ne aileme karşı gizli casus olup onları kandırıyordum ne de Çelikler ailesine karşı casusluk yapıyordum. Her şeyi akışına bırakmıştım. En iyisi de buydu zaten. İnsan bir yerde kendini durdurmalı çünkü. Daha fazla kırılmamak, değişmemek, istemediği bir hale gelmemek için durdurmalı. Affetmeyi de anlamayı da durdurmalı. Daha fazlası suistimal ediliyor çünkü. Aksini hiç görmedim. Aslında tam olarak Tolstoy'un "İtiraflarım" eserinde dediği gibi hissediyordum; "Ne istediğimi kendim de bilmiyordum; Hayattan korkuyordum, hayattan kaçıp uzaklaşmak istiyordum, ama gene de hayattan bir şeyler bekliyordum." Bende hayattan bir şeyler bekliyordum. Mesela hâlâ üniveristeye gidebileceğimi, evime sağ sağlim dönebileceğimi ve pek çok şey.

Günler böyle geçerken Zehra Hanım'ın karnı daha çok büyümeye başlamıştı. Doğuma sadece iki ay kalmıştı. Çocuğu düşürmemek için kavgalara eskisi kadar vakit ayıramasa da Hakan Bey onun yerini kolayca dolduruyordu. Cezalar hafifleşti, yaz geldi. Artık Hakan Bey'de kavgaları bırakmış baba olmanın sevincini yaşıyordu. Bu arada bebeğin doğmasına 1 ay kalmıştı. O kadar hevesle bekleniyordu ki bu bebek, son birkaç ay bu ailenin gözlerinin böylesine parladığını ve güldüğünü görmek pek güzel bir histi.

Artık oteldeki kavgalar bitmiş, neredeyse eskisi gibi olmaya yakın olmuştuk. Bu duruma en çok sevinen şüphesiz annem ve Zehra Hanım'dı. Yavaş yavaş araları düzelince Zehra Hanım bizimkileri eski odalarına koydu tekrar. Birkaç tane de yeni eleman aldı. Bu sefer bize hiç emir vermiyordu. Her şey unutulmuştu bu bebekle. Daha doğmadan nasıl mucizeler doğurdu böyle? Evlat acısının tek merhemi başka bir evlattır.
Bir gün Zehra Hanım bizi akşam yemeğine -kendi evine taşınmıştı aramız iyi olunca- davet etmişti. Yemekleri kendi yapacaktı bu yüzden çok heyecanlı görünüyordu. Akşam yemeğe gittiğimizde bol bol sohbet ettik. Tabiki eski konular da açılmıştı. Annem iki elinini birbirine kavuşturup, dirseğini masaya dayayarak söze başladı:

-"Ah Zehra Hanım! Biz neden bunca zamandır birbirimize düşman olduk ki? Keşke hiç yaşanmasaydı o günler."

-"Keşkelerle savaşma. Geçti gitti o günler... yapacak bir şey yok artık. Önümüze bakalım biz."

-"Haklısınız, ama yine de insan üzülüyor."

-"Bende üzülüyorum. Hamilelik dönemimin çoğunu kavgayla geçirdim."

-"Peki bizi affettiniz mi?"

-"Aslında başından beri sizin bir suçunuz yoktu. Ben tüm bu kargaşayı öfkemden yaptım. Sonunda da "Kavgayla ömür mü geçer ki?" Diye sordum kendime. Cevabı "Hayır" olunca öfkemi çöpe attım."

-"En iyisini düşünmüşsünüz."

-"Yemekler gittiyse tatlıya geçelim."

Tatlıyı getirmeye giden Zehra Hanım'ın arkasından Hakan Bey'de yardımcı olmaya gitti. Beş dakika sonra geldiklerinde Hakan Bey'in elinde 4 tabak, Zehra Hanım'ın da 3 tabak ve üzerlerinde meyveli pasta dilimleri vardı.

Tatlı yiyip, tatlı konuşmayı beklerken hiç ummadığımız bir şey oldu! Bu olayda benim tüm kaderimi değiştirdi!

Metehan'ın kiviye alerjisi vardı. Ve pastanın kivili kısmı ona denk gelmişti. Biz bunu ancak Metehan rahatsızlanınca anlayabildik.

Ardından hemen hastaneye gittik. Çocuğu ameliyata almışlar gibi saatlerce bekledik. Sonra doktor odadan çıktı ellerini cebinden çıkarıp üzgünce dedi ki:

-"Maalesef hastayı kaybettik. Çokta genç bir çocukmuş. Yazık oldu! Allah rahmet eylesin!"

O an neler hissettiğimi anlatamam! Bu beni Melike ablanın ölümünden daha çok etkilemişti! Onca senem onunla geçmiş, her şeyimi paylaşmışım ve şimdi de onun ölümünü duyuyordum! Ölüm bu kadar mı basit bir şeydi? Küçücük bir olayda gelip, kapıyı çalacak kadar mı basit? Bu kafa bu düşünceyi artık kaldıramıyor. Ellerim yine titremeye başladı ve aynı Melike ablanın ölümünde olduğu gibi ayaklarım yere çivilenmişti. Anlık felç geçiriyor gibiydim, ama kimse bunun farkında değildi. Herkesin yüzüne benzer ifadeler oluşurken babam daha fazla dayanamayarak giden doktorun yanına koştu ve yanımıza geldiler birlikte. Ardından kıpkırmızı gözlerini aniden yerinden fırlayacakmış gibi açtı.

-"Bu nasıl olur? Altı üstü bir meyveye alerjisi vardı!"

-"Alerji diyip geçmeyin beyfendi. Ölümcüldür böyle şeyler."

-"Siz kalp ameliyatı yapabilecek kabileyettesiniz ama bir alerjisi olan çocuğu kurtaramadınız öyle mi?!"

-"Aynı şeyler değil, şanssızlık."

-"Şansına mı okudun sen bu mesleği?

-"Hayır tabiki, o nasıl söz?"

-"Sana dava açacağım!"

-"İstediğinizi yapın efendim. Kader işleri bunlar. Demek ki vadesi dolmuş! Ben ne yapabilirim ki?"

-"Nasıl bir kaderidir bu? Tek bir gün acısız geçsin!"

Doktor kafasını yere eğerek gitti. Babam da sırtını önce duvara yasladı. Ardından yavaşça süzülerek yere oturdu. Kimin kalbi dayanır ki bu acıya!

Metehan'ın cenazesi cuma günü 10.45'te kaldırılacaktı. Burada Müslümanlar çok az seviyede hatta hiçe yakın derece olduğu için cenaze namazı sadece Çelikler ailesi ve bizimle birlikte kılınacaktı. Dayım da cenaze namazını kıldıran imam olacaktı. Bugünese günlerden çarşamba.

Cuma günü geldiğinde cenazede ne Zehra Hanım'ı ne de Hakan Bey'i görebildik. Sadece bizimkiler ve otelde çalışan 2 genç kız vardı.

Cenaze namazından sonra otelde çalışan kızları çam ağacının altında konuşurken gördüm. Sürekli bizimkilere bakarak konuştukları için dikkatimi çekmişti. Bende ağaçların arkasından dolanarak onları dinlemeye çalıştım. İlk başta sesleri tam gelmiyordu ama biraz daha yaklaşıca sesle birlikte Metehan'ın ölümü de netleşti.
Sarışın olan kız diğer kıza:

-"Neden bana inanmıyorsun Ayşen, duydum diyorum onları."

-"Yanlış duyuşsundur ya. Zeliha Hanım ve Hakan Bey böyle bir şey yapacak kadar vicdansız insanlar değiller."

-"Ama Hakan Bey tam da "Küçük çocuğun kiviye alerjisi varmış, bu bir intikam fırsatı Zehra." Dedi. Evet tam da böyle dedi Ayşen."

-"Aslında olabilir. Bu iki aile arasında kan davası gibi bir husimet varmış eskiden. Komşular demişti, gece gündüz kavga ederlermiş."

-"Neden ki?"

-"Diğerleri, Zehra Hanım'ın kızını öldürmüş. Ben öyle duydum."

-"Hayır ya öyle değildir o. Eğer öldürürlerse hapse girerlerdi."

-"Yok birden değil. Bunların aslanı varmış ona parçalatmışlar. Adına da "kaza" demişler. Ben öyle duydum."

-"Kimlerle birlikte yaşıyoruz baksana!"

-"Otelde o aslanı saklıyordur bir de bunlar!"

-"Nasıl güvenelim ki böyle canilere. İki aile de birbirinden beter. Bak Hakan Bey ve Zehra Hanım da onların küçük oğlunu öldürdü. Buna da alerji dediler."

-"Aynen. O yüzden bulanlara bulaşılmaz. Yoksa bizim o otelden cenazemiz çıkar!"

"Belki de otelin adı çıkmasın diye, eve yemeğe çağırdı."

"Bence de o yüzden."

Bu konuşmayı duyduktan sonra kanım dondu. Bu nasıl bir intikamdır? Nasıl bir vahşettir? İnsanın değil, insanlığın ölümüdür bu! Daha iki gün önce nasıl tatlı tatlı konuşuyorlardı bizimle. Ah hepsi yalan! Şu dünya ki tatlı olan her şey yalandan ibaret! Yaralı şeytanlar sizi! Bir de adımız "Katil"e çıkmış ta haberimiz yokmuş. Yanlış anladıkları durumu daha bizden hiç dinlemeden olmayan itibarımızı da yok ettiler. Bundan sonra bende Zehra Hanım ve Hakan Bey'den nefret etmeye başlamıştım. Madem her şey eskisi gibi oldu neden böyle bir şey yaptılar ki?! İkisi de yalancıydı.

Yağmur çiselemeye başlayınca annemin bana seslendiğini duydum. Beni yanına çağırıyordu, gittim yanına. Ardından otele geçtik. Nasıl da üzgünlerdi! Keşke bende onlar kadar üzgün olabilseydim. Ama içimdeki öfke üzüntümü de bastırmıştı.

Bir de Zehra Hanım'ın timsah gözyaşları vardı tabiki. Bu beni âdeta çıldırtıyordu, boğazına yapışıp onu bu hayattan koparmak istiyordum! Hakan Bey de Annemi ve babamı teselli ederken nasıl da duygusuzdu. Onların yüz ifadelerinden, her şey bariz ortadayken bizimkileri gerçekten olayı sadece bir "Alerji" meselesi sanması beni daha çok öfkelendiriyordu. Ortada bir cinayet vardı ve kimse bunun farkında değildi!

Akşama bu ruh haliyle daha fazla dayanamayıp, Zehra Hanım ve Hakan Bey'in evine gittim. Çok da küçük olmayan pembe müstakil evlerinin bahçesinde bulunan üzüm ağaçlarının arkasına geçip dışarı çıkmalarını bekledim. İki saat kadar onların çıkmasını bekledim. En sonunda Zehra Hanım çamaşır asmaya çıktı. Bende hemen karşısına çıktım. Karanlıkta ilk başta tanıyamamış olsa da biraz yaklaşınca tanıdı beni. Ardından yanıma gelip ellerimi avucunun içine aldı ve boş boş sahte duygularından bahsetti:

-"Ah Veracığım! Nasıl üzgünüm bir bilsen, üç gündür içim kederle dolu! Hakan da çok üzgün. Bugün sizinle birlikte otelde kalmamız gerekirdi aslında ama hamile olduğum için otelden bir süre uzak kalıp evde kalmak istiyorum. Orası bana Metehan'ı hatırlatıyor, üzüntüm daha çok artıyor."

-"Buraya otelde kalmanızı söylemek için gelmedim ya da neden böyle acı dolu bir günde yanımızda olmadığınızı da sorgulamaya da gelmedim. Ayrıca Metehan burada öldü, otelde değil."

-"Peki neden geldin ki?"

-"Sizinle konuşmam gerek."

-"İçeri geçelim o zaman." Dedi ve koluma girdi ardından oturma odasına geçtik. Kan kırmızı koltuklara karşılıklı oturduktan sonra söze yine ilk o girdi:

-"Bir şey içmek ister misin?"

-"Hayır."

-"Bizimle konuşacağın konu nedir?"

-"Metehan."

-"Bir abla olarak kardeşinin ölümüne dayanamıyorsun farkındayım, ama böyle olmaz Vera. Kendini çok yıpratıyorsun."

-"Konu benim üzgün olup, olmam değil zaten."

-"Peki neymiş konu?"

-"Metehan'ın kiviye alerjisi olduğunu çok iyi biliyordunuz. Bir anlık dalgınlıkla da yapılabilecek bir şey değil bu bence"

-"Ne demeye çalışıyorsun? Metehan'ı biz mi öldürdük?"

-"Evet siz öldürdünüz!"

-"Aramız düzelmişti sanıyordum, bakıyorum da hâlâ birilerinin içinde, hatta hiç beklemediğim birilerinin içinde öfke kırıntıları kalmış."

-"Cenazeden sonra oteldeki çalışanları duydum. Hakan Beyle birlikte plan kurmuşsunuz hatta otelin adı çıkmasın diye kendi evinizde öldürmüşsünüz onu!"

"Demek her şeyi öğrendin,o zaman iyi dinle beni; biz Hakan'la Metehan'ı öldürme planı yaptık, doğru bu. Melikenin intikamını öyle birkaç kavga ve çekişmeyle yanınıza kâr bırakamazdık! Ayrıca bu planının ilk hedefinde sen vardın Vera! Ama senin bir şeye alerjin olmadığı için biz de Metehan'ı düşündük. Hem annesinin son çocuğu değil miydi? Benim de son çocuğum ilk ölen oldu. O sizin suçunuz değildi ama ikinci çocuğumun ölümünden siz sorumluydunuz."

-"Biz Melike ablayı aslana parçalatmadık ki! Alsan onu bulmuş, yemiş."

-"Direk olarak olmasa da bak, dolaylı olarak yine siz suçlusunuz! Çünkü siz eve aldınız, siz buraya getirdiniz."

-"Hayvandır aklı mı var ki? Yaşama içgüdüsüyle yapıyor her şeyi."

"Metehan kafesi açmanın bedelini ödemiş oldu. Şimdi git sizinkiler merak etmesin seni."

-"Bu kadar ağır olmamalıydı bu bedel."

-"Yapacak bir şey yok Vera. Hayat bu insanlara güvenmemen gerektiğini öğrenemedin mi?"

-"Böyle öğrenmeseydim keşke."

-"Yaptığın her hatanın bedelini misliyle ödemezsen o hatadan ders çıkaramazsın ki."

-"Biz o hatadan ders çıkaralı çok olmuştu Zehra Hanım! Keşke el atmasaydınız. Yardımcı olmadınız."

-"Benim iki evladım öldü senin kadar "Keşke" demedim. Sensinse sadece küçük kardeşin öldü. Zaten pek hazetmezdin ondan ama neyse. Şimdi otele dön, sizinkiler meraklanmasın."

-"Bizimkiler kendinde mi ki meraklanacaklar?"

-"Hadi Vera git."

"Zaten kalmam burada!"

Ayağa kalkıp öfkeyle atkımı taktım. Ardından zaten yakın olan otele çabucak ve büyük nefretlerle yürürken yağmur yağmaya başladı. Hâlâ onların sahip olduğu bir yerde yaşamak zorunda kalışımız beni ruhsal olarak çöküntüye uğratırken, gözyaşlarım da kurumaya başlamıştı.

Sonbahar'ın son günlerini yaşarken, hâlâ nasıl ölü ya da katil olmadığımı anlayamıyorken buraya ilk geldiğimiz günler geldi aklıma daha sonra helikopterden ilk indiğimiz gün ve ilk gecemiz. Nasıl da tahammülsüzdüm o günlerde. Tek derdi önce serin bir yer bulmak ve ardından eve dönmek olan ben şimdi sadece ölmek istiyordum. Zaten Zehra Hanım'a karşı tepkimi çok da ortaya koyamadığım için daha çok sinirlenmiştim. Hakan Bey de hiç yoktu ortalarda. Zihnimde bu baş ağrıtıcı düşünceler geçerken soğuğun ruhuma işlediğini duyumsadığım bu boş sokakta dolanıp duruyordum artık. Hiç durmayan yağmur yüzüme bir tokat gibi çarparken ayaklarımı da ele geçirmişti. Gitmek istiyordum, uzaklara kaçmak. Yağmur gibi hızlı ve acımasızca yapmak istiyordum bunu. İçimde bir şeylerin koptuğunu çoktan hissetmişken neden hâlâ hayatta olduğumu sorguluyordum. Küçük su birikintilerine karışan yağmur damlaları gibi ölüme karışmak, ruhumu ölüme teslim etmek istiyordum. Sizin dilinizde depresyondaydım.

Çaresizlik içinde sokaklarda dolaşmaktan başka ne yapabilirim ki zaten? Kime ne faydam vardı ki bu cehennemde? Ne iyi bir abla ne de iyi bir evlat olabilmiştim. Ölümümle herkesi mutlu etmek istiyordum. Yarın da nefes almak benim altından kalkamayacağım bir yüktü bundan böyle. Duygularım ne kadar net olsa da davranışlarımı ben bile anlayamaz oldum zamanla.

Yorgunluktan rastgele bir ağacın dibine yığıldım. Umutsuzluk daha önce hiç bu kadar ruhumu ele geçirmemişken omzumda birdenbire bir el hissettim ve kafamın üstüne şemsiye niyetine kullanılan bir naylon. Ve bir ses bana "Kalk, hasta olacaksın" dedi. Endişeli bir kız çocuğu sesiydi bu. Ben arkamı bile dönmeyip tepki veremeyince sessizce yanıma oturdu. Yağmur damlalarının boğulduğu küçük su birikintilerini seyretmeye başladı. Birdenbire kızın yüzüne bakmaya utanmaya başladım, çünkü ona ilk başta hiç tepki vermemiştim. Sessizliği o bozdu ilk:

-"Yarın ölmek sana yakışmaz."

-"Sen nerden biliyorsun intihar edeceğimi?"

-"Çünkü bu havada sağlığını umursamayan kişi yarınını da umursamaz."

-"Sen kimsin?"

-"Ben öylesine biriyim. Buradan geçiyordum seni gördüm. İlk başta bayıldığını zannettim ama sonra kıpırdadın. Senin adına endişelendim"

Konuşma boyunca kızın yüzüne hiç bakmamıştım. Ama uzaktan da olsa beni bir an olsun umursayan o yüzü o an delicesine görmek istemiştim. Elindeki gaz lambasının aydınlattığı yüzü karanlıkta sarıya çalıyordu. Saçları kısa olduğu halde yüzünün yanlarını kaplamış ve kafasında yarı ıslak bir bereyle bana bakıyordu. Küçük dudakları, büyük gözleri ona ayrı bir hava katıyordu. Saçları da gece kadar siyahtı.

-"İsmin nedir senin."

-"Desamparado"

-"Peki senin ismin ne?"

-"Vera."

-"Memnun oldum Vera."

-"Bende memnun oldum Desamparado. Kaç yaşındasın?"

Küçük Desamparado küçük parmaklarıyla nefes aldığı yılların hesabını yaparken birkaç kez yalpalasa da sonunda sağ elini tamamen açarak beş demek istedi.

-"İsminin anlamı nedir Desamparado?"

-"Galiçya'lılarda "Çaresiz" demektir. Öz annem ben bebekken beni Galiçyalı bir ailenin kapısına bırakmış ve kaçmış. Ne kadar annemi bulmaya çalışsalar da başaramamışlar. Bana acıdıkları içinde yıllardır bana bakıyorlar. Ama insan muamelesi gördüğüm söylenemez. Baksana bu saatte, bu havada gölden su taşıtıyorlar bana. Çok yoruluyorum. Senin isminin anlamı nedir?"

-"Daha çok dinsel bir anlamı var. Vera; hayırlı ve övgüye değer amellere sarılıp, geçici dünya hevesi peşinde koşmayı terk etmeyi gerektirir. Yine vera; emredilen ve nehyedilen bütün dini hükümleri teferruatı ve incelikleriyle tatbik etmeyi gerektirir. Bunun gereği olarak, ağızdan giren ve çıkanın Allah ve Rasulü’nün sevdiği şeyler olmasına dikkat etmek, günaha düşmekten ve harama bulaşmaktan kaçınmak için şüpheli şeylerden uzak durmak, zerre kadar da olsa kimsenin hakkını üzerine geçirmemek veradır. Haramda vera dindarlıktır. Fakat bunun da dereceleri vardır."

-"Pek anlamadım ama güzelmiş."

-"Teşekkür ederim Desamparado."

-"Rica ederim. Benim gitmem lazım, görüşürüz."

-"Görüşürüz."

Küçük kız ıslanmış paltosuyla kalkmakta biraz zorlansa da yaşına göre müthiş bir gücü vardı. Bende o an daha fazla oturmak istemeyip otele doğru yola çıktım. Yoldayken aklımda hep Desamparado vardı. Kendi dertlerimi bir an olsun unutup empati kurmaya çalıştım. Bu garip duygu ve düşünceler hızla ilerlerken otele gelmiştim.

Girişte cenaze törenindeki o iki hizmetçiyi konuşurlarken gördüm. Açıkçası onların bildikleri başka şeylerin de olduğunu düşünüyordum. Düşüncelerim bu yönde ilerlerken, ayaklarım da onlara doğru ilerliyordu. Yaklaştıkça bizim dedikodumuzu yaptıklarını hissediyordum. Duvarın arkasına saklanıp onların ne konuştuklarını dinlemeye başladım. Sarışın olan diğerine:

-"Zehra Hanım diğerlerini hâlâ otelden neden atmadı anlamıyorum. Çocuklarını öldürecek kadar ileri gittiler oysa."

-"Belki daha intikam planı tamamlanmamıştır, bunlardan her şey beklenir."

-"Yok bundan sonra öfkeleri dinmiştir ya. Zaten ikinci bir hamlede polisler şüphelenir iyice."

"Onlar hapse girmekten korkan insanlar mı Allah aşkına? Oteli var, zenginler. Bedelini parayla öderler."

-"İkisine de yazık vallahi. İkisi de evlat acısı çekiyor."

-"Çok yazık hemde. Üzerinde çok düşünülmüş bir intikam bu. Doktorla bile anlaşma yapmış. Meğer alerji için bile bile yanlış ilaç vermiş çocuğa. Kim bilir o cani karşılığında ne kadar para aldı. "

-"Yine kapı mi dinledin sen?"

-"Eee ikinci mesleğim oldu artık."

-"Hadi mesai bitti, gidelim."

-"Tamam."

Açıkçası bu konuşmanın ardından çok da şaşırmadım. Dokor konusu beklediğime yemin edebilirim ama kanıtlayamam. Bu konuyla çok ta uğraşmayacağım zaten. Benim işim Zehra ve Hakan çiftiyle!

Paçalarımdan damlayan yağmur sularıyla odama çıkarken yine aklımda Desamparodo vardı. Bu kızdan neden böylesine etkilendim ki? Acaba annesi kimdi? Ya da daha kaç yıl annesizliğe dayanacaktı. Gerçi babası da yoktu ama anneler her zaman daha önceliklidir derler.

Facebook'ta Paylaş
Twitter'da Paylaş
1 kişi beğendi ·
Yazarın diğer paylaşımları;
2020 haziran ayında mutlaka yapacağın 3 hedef?