Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
GECE YARISI YOLCULARI | 15 - Sözümoki
25 Ocak 2021, Pazartesi 00:10 · 217 Okunma

GECE YARISI YOLCULARI | 15

Çok kaybı vardı Gökhanın. Duygunun yüzüne vurduklarını unutamazdı. Bir değil, bin günah işlemişti ve binlerce kez özür dilese de, bu sefer gerçekten kaybetmişti. Utanıyordu ve içindeki yaz, kışa dönüyordu. İlk defa böyle üşüyordu ve kat kat giyinse de hiçbir şey değişmeyecekti. Bu sefer harbiden kaybetmişti. Sadece Duygu değil, tüm dünya ona karşı çıkabilirdi. Düşmüştü ve yerden kalkması imkansızdı. Bu bir insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktü. Gözleri dolu dolu yanıbaşında oturan Ceren'e döndü;
"Omzun iyi mi?"
"İyiyim, merak etme." Sesindeki huzursuzluk belliydi. Yüzü solgundu ve gözlerinin altı morarmıştı. Çünkü gecesi zehir olmuştu. Gökhan'ın iyi olması biraz da olsa içine su serpmişti. Hala onunlaydı ve bundan memnundu. O mavi gözleri hala ona bakıyordu.
"O gün seni eve çağırmamalıydım."
"Evet. Üstelik bana yalan söyledin. Evde yalnızım dedin."
Gökhan utanmıştı. Genç kadın devam etti.
"O gün eve girince içim çok huzursuz olmuştu ama umursamamıştım. Keşke içimdeki sesi dinleseydim."
"İnan çok üzgünüm."
"Evli bir adama aşık olmanın kaçınılmaz sonuçlarından biri işte!" Derin bir iç çekmişti.
İkisi de üzgün, kırgın ve utangaçtı. Bu durumla başa çıkmak zorundalardı. Herkes kendi derdindeydi ve herkes kendine göre haklıydı.
Gökhan bir deniz kıyısına gidip, deniz kokusu çekmek istiyordu içine. Belki de içine atlayıp, tüm günahlarından arınmak. Gerçi hiçbir su artık onu paklayamazdı. Üstelik hala Cerenleydi. Hoş, bu durumda Duygu hayatta yanında olmazdı. Kadın, canına kast etmişti. Bir de sedyesinin yanında oturup, kırdığı kafasını mı okşayacaktı?
Deniz özlemi artan Gökhan, iyice sıkılmıştı bu hastanede. İyiydi işte, neden tüm gecesini burada geçirmek zorunda bırakılıyordu? Saat sabahın beşiydi ve aklında denizin mis kokusu vardı. Arabasına atlayıp, Eski Foça'ya, doğup büyüdüğü eve kaçmak için neler vermezdi...
Kafasının tam tepesine beş tane dikiş atılmıştı. Karısı yapmıştı bunu. Bıktığı, sevmediği, sıkıldığı karısı. Ona kızmıyordu. Zaten kızmaya da hakkı yoktu. Onu merak ediyordu. Görmek istiyordu. Hemen iki kat altındaydı ama sanki dünyanın öbür ucundaymış gibiydi aralarındaki mesafe. Üstelik hangi yüzle gidecekti ki? Vazgeçti. Belki odadan girer girmez yine kafasına bir şeyler geçirebilirdi.

DUYGU

Bu beyaz ışıklı küçük odada sinir krizi geçirip, bir sakinleştirici ve serum verilerek düzeltilmiş bünyesiyle, yine yorgun, yine yalnız ve ağrıyan bir kafayla boş gözlerle tavana bakıyordu. Dıt dıt dıt dıt. İyice sıkılmıştı.
"Şu serum bitse de eve gitsem!"
Ne yapacağını yine bilemiyordu. O kadını niye dövmemişti? Kocasının kafasını niye daha beter kırmamıştı? Bir kaç dikişle halledilmişti işte.

"Of! Salaklığına yan kızım! Sen kocandan ayrılacaksın ve o ikisi gününü gün edecek. E ne yapabilirim ki başka? Beni sevmeyen bir adamla ömür mü geçireyim? Ah benim salak kafam! Nasıl da görmemişim, nasıl da anlamamışım? Gözümün önünde, yatağımda, bir başka kadınla... Bu ne cesaret? Bu ne cürret?!"

Bağırarak doğruldu hastane yatağında. Serumu çıkarıp attı kolundan. Hızlı adımlarla odadan çıktı. Gözlerinde yaş vardı, gözlerinde kış vardı, gözlerinde kin vardı. Dalgalı saçları dağılmış, benliği şaşmıştı. Sel olan içini boşaltmak istiyordu. Birine akmak istiyordu. Belki bir ailesi olsa koşardı. Hayırsız erkek kardeşi dünyanın diğer ucundaydı. Bayramda bile konuşmuyorlarken, başındaki belayı mı anlatacaktı?

"Ah güzel çocukluğum, ah annem, ah babam. Keşke bir kere sarılabilsem size. Bir kere konuşabilsem... Hiçbir şeyimi saklamam, nasıl anlatırdım size şimdi. Üzülme derdi babam, ağlardı annem benimle. Kardeşim bile teselli ederdi. Ahh keşke, keşke yaşasaydınız. Sizinle ben de yaşardım şu an..."

Bu derin düşüncelerle hızlı hızlı yürüdü hastane koridorunda. Evdeyken, başındaki sesleri duyup, uyanmıştı. Kocasını gözünün önünden sedye ile geçirmişlerdi. Kafasında gri havlu vardı. Bazıları ilk yardımı yapmıştı.
'Sarı kafalı sürtük!'
Hastaneye gitmemek için diretse de dinlememişlerdi onu. Ortalığı ayağa kaldırınca, koltuğun üstünde yapmışlardı ilk iğneyi. Gözlerini burada, hastahanede açmıştı. Yine bağırıp çağırınca bir iğne daha yemişti.
Hastahane bahçesinde, onunla ilgilenen yakışıklı hemşireyle denk geldi. Bu adam fazla yakışıklıydı. Genç adam, yaklaştı ve sordu; "Bilmem ne kadar umurunuzda ama daha çıkmak için vaktiniz var."
"Burada daha fazla durmak istemiyorum."
"Belli oluyor." dedi ve devam etti, "Sizin için bir psikolog ayarladık. Onunla konuşmak ister misiniz?"
"Ne münasebet?" dedi derince iç çekerek.
"Eşiniz son günlerde kötü olaylar yaşadığınızı söyledi."
"Aldattığını da söyledi mi şerefsiz?"
Genç adam başını öne eğdi. Aile içi meseleleri onu pek ilgilendirmemişti anlaşılan.
"Kusura bakmayın lütfen. Çok gerginim. Gitmek istiyorum."
"Lütfen odanıza dönün."
Duygu biçare geri döndü. Kendini sedyeye atıverdi. Ağırına gidiyordu yaşadıkları. Arka arkaya gelen kötü olaylar onun neşesini almaya yetmişti. Gözyaşları yastığa damlıyordu. Yine tavana bakıp, iç geçiriyordu. Bir omuz istiyordu. Hüngür hüngür ağlamaya ihtiyacı vardı. Gözlerinden akan birkaç damla yaş ile olacak iş değildi bu.
Arkasından gelen hemşire de hemen ondan sonra girmişti odasına. Gözlerini dikip, genç kadının perişan haline bakıyordu.
"Acıyor gibi ne bakıyorsun?" dedi burnunu çekerek.
"Çok yorgun görünüyorsunuz. Uyumak ister misiniz?"
Biraz uyursa düzelir miydi? Belki de uyku iyi gelirdi. Bir duble rakı da iyi gelirdi. Alıp başını gitmek istiyordu. Dikenli bir gül kavrayıp, ellerini kanatmak istiyordu. Düşünceleri, kafasını daha fazla bulandırmadan, kısık bir sesle "Evet." dedi.
Sedyeye düzgün bir şekilde uzandı ve gözlerini kapattı. O ufacık acıyı hissetmedi ve yorgun bedeni anında uyuyakaldı. Hemşire karşısındaki bu güzel kadının, başkaları tarafından bu kadar üzülmesine anlam veremiyordu. Pişkin kocasından nefret etmişti. Doktor ile konuşmaları midesini bulandırmıştı. Aslında psikologa gitmesi gereken bu güzel kadın değil, o şımarık adamdı...

Saatler geçmiş, vakit öğlene geliyordu. Ceren, kafasını sedyeye koyup, uyuyakalmıştı. Gökhan ise sevgi ile bıkkınlık arasında gidip geliyor, dalgalar arasında boğulmaktan korkuyordu. Bir anda soğumak dedikleri bu muydu?
Ceren'i koluyla dürtüp, uyandırdı.
"Şu doktorlara bir sorsana bizi ne zaman çıkaracaklar?"
Ceren yarı kapalı gözleriyle;
"Hı hı." dedi.
"Ne hı hı Ceren? Kalk hadi ya!"
Ceren, Gökhan'ın yüksek sesiyle kendine geldi.
"Niye bağırıyorsun ki?"
Gökhan cıkcıklayıp, kafasını sağa sola salladı. O sırada Ceren'de dışarı çıkmıştı.
'Allah'ım ben bu kadınla ne yapacağım?'
O böyle ne yapacağını düşünürken, doktor elindeki dosyasıyla içeri girdi. Adamı iyice süzdükten ve dosyaları okuduktan sonra, soğuk bir tavırla,
"Çıkabilirsiniz bey efendi." dedi.
Gökhan bir oh çekip, hemen üstündeki ince örtüden kurtuldu ve ayağa kalktı.
"Teşekkürler." dedi gülümseyerek.
Doktor oralı olmadı ve arkasını dönüp, odadan ayrıldı.
"Şuna bak sanki bunu aldattık. Görevini yapacağına gelmiş bana atar yapıyor." diye söylendi Gökhan ve ayakkabılarını giyecekken kapı açıldı.
"Gidiyor muyuz sonunda?"
"Evet. Ben eve geçeceğim. Sen de evine git dinlen."
"Eve mi? Saçmalama!" diye celallendi Ceren. Bir an duraksayıp devam etti. O sırada Gökhan, kafasını dahi kaldırmadan ağır ağır ayakkabı bağcıklarını bağlamaya devam ediyordu.
"Sen iyi misin? Eve gidebilecek yüzün var mı? Karın seni parçalar."
Gökhan sonunda ayağa kalktı ve sevgilisine doğru yaklaşarak,
"Sen karışma!" dedi.
"Neden karışmıyorum ben?"
Gökhan kendi içinde aldığı bu kararı artık içinde tutamazdı.
"Çünkü bitti. Ceren bitti. O andan itibaren biz diye bir şey kalmadı."
Ceren duyduklarına inanamayarak, "Ne?" diyebildi. Olduğu yerde sendeledi ve sevdiği adam onu tutmadı.
"Duydun işte." dedi ve işlemleri tamamlayıp, hastaneden çıktı. Ceren ise hala onun yattığı odadaki koltukta kendine gelmeye çalışıyordu.

O sırada Duygu da uyanmaya çalışıyordu. Ve aklında kalbini başkasına çaldıran kocası vardı. Tam on yılını verdiği, çok sevdiği, saygı duyduğu ve ondan başkasını sevmez sandığı kocası. Onun içi kendine karşı rahattı. Peki kocası bunun için pişman mıydı? Vicdan azabı çekiyor muydu? Hakkını asla helal etmeyeceğini biliyor muydu? Canı çok yanıyordu ama elinden de hiçbir şey gelmiyordu. Ne yaparsa yapsın bu durumu değiştiremezdi.
Kapı tıkladı ve içeri yine o yakışıklı hemşire girdi. Gülümsemesi odayı ısıtmış, Duygu'nun moralini az da olsa yükseltmişti.
"Nasıl hissediyorsunuz Duygu Hanım?"
"İyi olmaya çalışıyorum."
"An itibari ile taburcusunuz."
"Zaten ben buraya niye getirildim bilmiyorum."
"Herkesin iyi olduğundan emin olmak zorundayız."
Duygu iç çekti.
"Bir psikolog ile görüşmek istemediğinizden emin misiniz?"
Duygu derince bir iç daha çekti.
"Hayır!" dedi. Sesinin çok yüksek çıkmasını istemiyordu. Ama çok alçak da çıkmamıştı.
Hemşire "Peki." dedi ve ekledi,
"Kan değerleriniz çok düşük. Doktor bey bir kaç ilaç yazdı. Bu reçeteyi alın." dedi ve ekledi, "Sigara, kahve ve alkolü de azaltın lütfen."
Duygu canı iyice sıkılmış bir şekilde reçeteyi aldı. Yüzünü buruşturup elindeki ufak not kağıdına baktı.
"Kaç tane ilaç var burada?"
"İki tane."
"Tamam. Artık çıkabiliyorum değil mi?"
"Tabi ki. Sağlıklı günler diliyorum size."
"Teşekkürler, çok incesiniz."
Hemşire, başıyla selam verip çıktı. Duygu rahatlamış, sonunda evine gidebileceği için mutluydu. Sanki bir gece değil, bir yıldır buradaydı. Buraya gelmesi bir açıdan da iyi olmuştu çünkü evine giren o adi hırsızın açtığı yaralara da göz atılmıştı.
Duygu bir an için, Keşke şikayetçi olsaydım diye düşündü ama bunun düşüncesi bile kalbinin küt küt atmasına neden olmuştu. O yaratığın ona yaptıkları ve söyledikleri tek tek aklından geçmişti. Dediği gibi, işini bitirir miydi? Korku dolu düşüncelerinden sıyrılarak aceleyle bulunduğu yerden çıktı. Çıkış işlemlerini halletti. Tam kimliğini çantasına koyarken, yere düşürdü. Eğilip aldı ve kalktığı esnada onu gördü. Saçı başı darmadağın, yalpalayarak yürüyen o kadını gördü. O Ceren'di ve kimseyi görmüyor gibiydi. En sonunda dayanamamış olacak ki yere yığılıverdi.

Duygu öylece kalakaldı. Ne olmuştu? Gökhan neredeydi? Merak etmişti. Kadının yanına gitmeli miydi? Gerçi o gidemeden bir hemşire onu tutmuş ve tekerlekli sandalyeye oturtmuştu. Kadın kendine gelmişti ama o yemyeşil gözleri boş boş bakıyordu. Tekerlekli sandalyeyi süren hemşireyi takip etti. Kadını acil bölümüne götürüp, sedyeye yatırmışlardı. Hemen serum bağlamışlar ve bir kaç tüp kanını almışlardı. Genç kadın sorulan sorulara bile cevap veremiyordu. Dünyayla bağlantısı yok gibiydi. Duygu ağır adımlarla ona doğru yürüdü ve sedyenin başındaki döner sandalyeye oturdu. Ceren onun geldiğini görmüş ve ürkek bakışlarıyla onu yanıbaşına oturana kadar takip etmişti. Duygu ona acımıştı.
"İyi misin?"
Ceren gözyaşlarına boğuldu.
"Terk etti beni." diyebildi ince ve titrek bir sesle.
Duygu ne diyeceğini bilemedi. Sadece başını sallamakla yetindi. İki kadın farklı ama acı duygularla, hastanenin bir köşesinde birbirini tanıyan iki yabancı olarak duruyordu. İkisi de yıpranmış, ikisi de terk edilmiş, ikisi de aynı adama lanet okuyan...

Yazarın diğer paylaşımları;
Sözümoki Mutlaka Bilinmesi Gerekenler
Sihir mi daha ilgini çekiyor bilim mi? Neden?