Bir gün ikimizden biri,
diğerinin cenazesine gelip
gitme diye yalvaracaktır.
Ne tuhaf…
Yaşarken söylenemeyen cümleler,
ölümün eşiğinde dile gelir hep.
Tabutun başında dizler çöker,
gurur susar, mesafeler anlamsızlaşır.
“Biraz daha kalsaydın” denir,
“Keşke” kelimesi boğazda düğüm olur.
O gün, zaman acımasızdır;
ne geri sarar ne de özür kabul eder.
Hayattayken ertelenen sarılmalar,
sonra toprağın soğukluğuna anlatılır.
Sesini duymadığımız günlerin bedeli,
bir daha cevap alamayacağımız sorular olur.
Ve insan, en çok da
söyleyebilecekken sustuklarına ağlar.
Belki de bu yüzden
ölüm değil asıl korkunç olan;
ölmeden önce ölmüş cümlelerdir.
“Gitme” demeyi geciktirmek,
“Kal” demeyi yarına bırakmaktır felaket.
Bir gün biri gidecek,
diğeri ardından yalvaracak.
O yüzden bugün…
Sesin varken söyle, el varken tut,
can buradayken kıymetini bil.
Çünkü bazı yalvarışlar
yalnızca çok geç kaldığında duyulur.