İnsan en çok mutlu olduğu zamanları hatırlarken acı çeker.
Çünkü hafıza, yaşanmış olanı olduğu gibi değil; artık geri gelmeyecek oluşuyla sunar insana. Mutluluk, yaşanırken hafifti; hatırlanırken ağırlaşır. Zaman geçtikçe neşe bir hatıraya, hatıra bir sızıya dönüşür.
O anlar geri gelmez ama içimizde bıraktığı iz kalır. Bir gülüşün yankısı, bir sesin sıcaklığı, bir bakışın güveni… Hepsi yerli yerinde durur; yalnızca biz artık o yerde değilizdir. Acı da tam burada başlar: Aynı insan olmadığımızı fark ettiğimiz noktada.
İnsan, mutlu olduğu zamanları özlerken aslında kendinin eski bir hâlini özler. Daha saf, daha umutlu, daha az yaralı olduğu günleri… O günlerde her şey mümkündü; yarınlar genişti, ihtimaller korkutmuyordu. Şimdi ise hatırlamak, kaybettiğini kabul etmektir. Kabul etmek de cesaret ister.
Ama bu acı boşuna değildir. Hatırladığımız her güzel an, kalbimizin hâlâ canlı olduğunun kanıtıdır. Hiç mutlu olmamış biri, hatırlarken acı çekmez. Demek ki sızlayan yer, bir zamanlar sevmiştir. Ve belki de insanı ayakta tutan şey tam olarak budur: Geçmişte yaşanmış bir mutluluğun, gelecekte yeniden mümkün olabileceğine dair sessiz inanç.
Mutluluğu hatırlarken acı çekmek, insan olmanın bedelidir.
Ama aynı zamanda insan kalmanın da sebebidir.