Hayat bazen insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor baba… Sen gidince öğrendim bunu. Bir gün var, bir gün yok. Bir dakika nefes alan biri, diğer dakika hatıra oluyor. İnsan anlamıyor, insan kabullenemiyor. “Olmaz” diyor, “mümkün değil”, “daha erken”… Ama ölüm kimsenin erkenine, zamanına bakmıyor. Söyleyemediğimiz sözler, yarım bıraktığımız sarılmalar, ertelediğimiz sevgiler kalıyor geriye.
Bizim de yarım kalan çok şeyimiz var. Belki söylemekten çekindiğim cümlelerim, belki içimde büyüyüp de bir türlü dile gelmeyen teşekkürlerim… Bir kere daha oturup karşılıklı konuşmak isterdim. Senden öğüt almak, senin bakışınla dünyaya bakmak isterdim. Ama artık sadece fotoğraflarla konuşabiliyorum. Fotoğrafların gülüyor, ama ben ağlıyorum.
İnsan babasını kaybedince bir yaşı daha büyümüyor, kocaman bir hayat yükleniyor sırtına. “Artık güçlü olman lazım” diyor herkes… Ama kimse bilmiyor ki insan en çok güçlü görünmek zorunda kaldığında parçalanıyor. Gecenin bir yarısı kimse görmezken ağlıyorum. Kimse duymuyor, kimse bilmiyor. Çünkü acım sessiz, acım içimde.
Bazen gökyüzüne bakıyorum. “Orada mısın?” diye soruyorum.
Belki bir yıldızda saklısın, belki bir rüzgarda adını fısıldıyorsun bana.
Ama bir gerçek hiç değişmiyor:
Ben seni özlüyorum. Hem de kelimelere sığmayacak kadar çok…
Keşke bir günlüğüne geri gelebilsen. Sadece bir gün… Sana sarılıp “gitme” desem, gitmek zorunda kalacağını bilsem bile… Hiç bırakmadan sarılsam… Ama hayat “keşke”lerle geriye dönmüyor baba. Biz sadece içimizdeki yarayla yaşamayı öğreniyoruz.
Ve ben… senin yarın, senin eksikliğinle yürümeyi öğreniyorum.
Acıyla dost olup yokluğunla yaşamaya çalışıyorum.
Ama bir şey var ki hiç değişmeyecek:
Ben hep senin evladın olacağım… Nerede olursan ol…