Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
İlim çile ister Cehalet özgüven - Sözümoki
08 Kasım 2026, Pazar 17:14 · 6 Okunma

İlim çile ister Cehalet özgüven

Klima Çarpmış Amfilerden Çıkıp Dolmuşa Binen, Cam Kenarında Akbil Basarken Dünyayı Kurtardığını Sanan 20'li Yaşların "Akademik Eleştirmen" Kuşağıyla Tanışın

Bu zümrenin en büyük başarısı, fakülteye trenle ya da otobüsle gidip gelirken telefon ekranından üç beş oryantalist makale okuyup yüzlerce yıllık medeniyet birikimini harcamaktır. Hayatında Kur'an-ı Kerim'i yüzünden bile heceleyerek okumakta zorlanan, Arapçanın 'ayn' harfini gargara yapmak sanan bu arkadaşlar, papyonlu kibirleriyle koca asırları beğenmezler. Sabah derse yetişmek için simit bile almaya üşenen bu kuşak, akşam Twitter'da "İslam medeniyeti neden bilim üretmedi?" başlıklı thread yazar; altına da mutlaka bir Batılı oryantalistin, kendi bağlamından koparılmış, dipnotu bile okunmamış cümlesini iliştirir.

Bir yanda; hadis toplamak için kızgın çöllerde günlerce at sırtında diyar diyar gezen, açlıktan ot yemek zorunda kalan, bir hadisin sıhhatini tahkik edebilmek için aylarca yol tepip tek bir râviyle görüşebilmek uğruna yıllarını harcayan İmam Buhârî var. Yanında; kırk yıl boyunca her gün bin rekât namaz kıldığı rivayet edilen, ilim yolculuğunda kazandığı her kuruşu kitaplarına ve talebelerine harcayan, ölüm döşeğinde bile "Kitabımı şu hadisten dolayı gözden geçirin" diye vasiyet eden bir titizlik timsali.

Diğer yanda; Fergana'da haksızlığa karşı çıktığı için güneş görmeyen, rutubetli bir kuyu zindanına atılan ve o karanlıkta, tek bir kitaba dahi bakmadan hafızasından on beş ciltlik el-Mebsût'u dışarıdakilere imla ettiren İmam-ı Serahsî var. Kuyunun dibinde, ne mürekkep ne kâğıt, ne lamba ne de bir müracaat kitabı; sadece hafızası, sadece ilmi ve sadece sabrı. O karanlıkta yazdıkları, bugün hâlâ medreselerde okutuluyor; fıkıh usulünden ferâize, borçlar hukukundan ceza hukukuna kadar uzanan o devasa külliyat, asırlardır hukukçuların başucu kitabı.

Bir başka yanda; Bağdat'ta iktidarın dayatmasına boyun eğmediği için kırbaçlanan, zindanlarda süründürülen, ama "Kur'an mahlûktur" fetvasına imza atmamak için yıllarca direnen, o direnişiyle bütün bir ümmetin hafızasına kazınan İmam Ahmed b. Hanbel var. Kırbaç altında sırtı kan revan içindeyken bile "Kitabımı ve sünneti bırakmam" diyen bir irade. Bugün ise aynı geleneğin mirasçısı olduğunu iddia eden bazıları, tek bir tweet'in altına "ya aslında bu hadis sahih değil ya" yazıveriyor; ne bir sened zinciri incelemesi, ne bir ricâl tenkidi, ne de bir usul kaygısı. Sadece kendinden emin bir cehalet.

Bir diğer yanda; henüz yirmi yaşındayken İmam Mâlik'in derslerine oturan, kısa sürede hocasının "Bu genç, ilmin direği olacak" dediği İmam Şâfiî var. Yoksulluk içinde büyümüş, kitap alacak parası olmadığı için yazı yazmayı öğrendiği kâğıt parçalarını yanında taşımış, bir yandan da okçuluk talimi yaparken oku yaydan bırakıp hedefi vurduracak kadar da maharet kazanmış bir isim. Hocasının vefatından sonra Yemen'e gidip kadılık yapmış, orada da haksızlığa karşı çıktığı için zincire vurulup Bağdat'a getirilmiş, ama ilmini asla bırakmamış. "er-Risâle"yi, henüz fıkıh usulü diye bir ilim dalı teşekkül etmemişken, sıfırdan inşa eden bir zihin.

Öbür yanda; İbn Hacer el-Askalânî var. Yetim büyümüş, küçük yaşta hafız olmuş, sonra yıllarca süren ilim yolculuklarına çıkmış; Mısır'dan Hicaz'a, Şam'dan Yemen'e kadar uzanan bu yolculuklarda sayısız hocadan ders almış. Fethu'l-Bârî gibi devasa bir şerhi yazabilmek için yirmi beş yıl boyunca her hadisin senedini, metnini, râvilerini, ihtilaflarını tek tek incelemiş; ortaya çıkan eser, bugün hâlâ Buhârî'nin anlaşılmasında en temel başvuru kaynağı. Yirmi beş yıl. Bir cilt için değil, on dört cilt için. Bir tweet için değil, bir ümmetin ilim mirası için.

Öte yanda; Fatih'in İstanbul'u fethettiği gün, hocası Akşemseddin'in ordunun maneviyatını nasıl ayakta tuttuğunu, Molla Gürânî'nin fetih sonrası ilmi nasıl organize ettiğini, Ali Kuşçu'nun Semerkant'tan gelip medreselerde nasıl bir astronomi ve matematik geleneği kurduğunu bir cümleyle "ya onlar da zaten Orta Çağ insanıydı" diye geçiştiren bir kuşak. "Orta Çağ insanı" derken kendi okuduğu tek şeyin, o dönemi "karanlık" ilan eden bir Batılı tarihçinin popüler kitabı olduğundan habersiz.

İbn Sînâ var; bir yanda. Buhara'dan Hemedan'a, oradan İsfahan'a kadar uzanan hayatında siyasi çalkantılar, sürgünler, hapisler; ama bir yandan da el-Kânûn fî't-Tıb gibi, yüzyıllarca Avrupa'da ders kitabı olarak okutulacak bir eser. Gece gündüz demeden, mum ışığında, bazen bir sultanın kütüphanesinde, bazen bir zindanda, ama her koşulda üretmeye devam eden bir akıl.

Öte yanda; "İbn Sînâ zaten Aristo'yu taklit etmiş" diyen, kendisi hayatında Aristo'nun bir sayfasını bile okumamış, İbn Sînâ'nın el-İşârât'ına bakmamış, ama bir felsefe grubunda gördüğü üç dakikalık videoyla meseleyi "çözmüş" bir özgüven abidesi.

Biri çöl tozunu yutarak, diğeri kuyu duvarlarının sesini dinleyerek, bir diğeri zindanın soğuğunda titreyerek, bir başkası yıllarca at sırtında yol teperek insanlığa kütüphaneler dolusu miras bırakmış. Bugünkiler ise klimalı odalarında, kahve kupalarını sallayarak "Buhârî bu hadisi uydurmuştur ya, hiç pratik değil" ya da "Serahsî'nin fıkhı günümüze uymuyor" diyebiliyorlar. Üstelik bunu söylerken, Serahsî'nin o kuyudan çıkardığı metnin, kendi anayasa hukuku derslerinde "modern hukukun temeli" diye okutulan kavramlarla nasıl örtüştüğünden bihaberler. Buhârî'nin isnad sistemiyle, kendi "kaynak kritiği" derslerinde hayranlıkla bahsettikleri Batılı tarih metodolojisi arasındaki ilişkiyi hiç kurmamışlar; çünkü kurmak için iki tarafı da okumak gerekir.

İmam Müslim var; hadis ilmine ömrünü vermiş, Sahîh'inin mukaddimesinde o meşhur "sened ilmi dindir" sözünü söyleyen. Bir hadisi kitabına alabilmek için yüzlerce râviyi eleyip, sened zincirindeki en küçük kopukluğu bile tespit edebilmek için aylarca çalışan bir titizlik. Bugün aynı kitabı okuyan biri, "ya burada şu râvi zayıf" diye bir cümle kurduğunda, o râvinin cerh ve ta'dîl ilmindeki yerini, hangi hocadan ne okuduğunu, hangi imamların onu hangi gerekçeyle zayıf gördüğünü bilmeden söylüyor. Yani bir binanın tuğlasını tek başına gösterip "bu duvar sağlam değil" demek gibi; ama binanın statiğini hiç hesaplamamış.

İmam Gazzâlî var; Bağdat'ta Nizamiye Medresesi'nin en parlak hocasıyken her şeyi bırakıp yollara düşen, on bir yıl boyunca Şam'da, Kudüs'te, Mekke'de, Medine'de inzivaya çekilen, sonra "İhyâu Ulûmi'd-Dîn" gibi bir eserle dönen. O eseri yazarken ne kadar sancı çektiğini, kaç kere yazıp yaktığını, kaç gece sabaha kadar ağladığını düşünmeden, "Gazzâlî zaten felsefeyi eleştirirken tutarsız" demek, ne büyük bir rahatlık. Gazzâlî'nin eleştirdiği felsefeyi Arapça aslından okumuş, İbn Sînâ'nın her cümlesini tek tek tahlil etmiş, sonra eleştirisini kaleme almış olduğunu bilmeden.

İbn Rüşd var; Kurtuba'da kadılık yaparken felsefeyle uğraşan, Aristo'yu Arapça'ya şerh eden, bir yandan da fıkıhta "Bidâyetü'l-Müctehid" gibi bir başyapıt veren. Endülüs'ün siyasi çalkantıları içinde sürgünler yaşamış, itibarı elinden alınmış, ama ilmini bırakmamış. Bugün onun adını ananların çoğu, sadece "Aristo'nun şerhçisi" olarak tanıyor; fıkıhçı yönünden, kadılığından, usulcülüğünden habersiz.

Hârizmî var; cebiri bugünkü anlamıyla kuran, algoritma kavramına adını veren, ama aynı zamanda astronomi, coğrafya ve haritacılıkla da uğraşan. Halife Me'mûn'un kurduğu Beytü'l-Hikme'de, farklı dinlerden, farklı dillerden âlimlerle birlikte çalışan; ilmi sadece kendi mezhebinin, kendi kavminin tekelinde görmeyen bir anlayışın temsilcisi. Bugünkü "akademik eleştirmen"in ise kendi alanı dışında tek bir kitap okumaya tahammülü yok; ama her konuda fikir beyan etmekte de bir beis görmüyor.

Câbir b. Hayyân var; kimya ilminin kurucularından, deney ve gözlemi esas alan, laboratuvarını kendi elleriyle kuran. İbnü'l-Heysem var; optik alanında "Kitâbü'l-Menâzır"ı yazarken, ışığın kırılmasını, yansımasını, merceklerin özelliklerini deneysel yöntemle inceleyen; karanlık bir odada, mum ışığıyla, basit araçlarla bugün hâlâ geçerliliğini koruyan sonuçlara ulaşan. Bugünkü eleştirmen ise laboratuvara girmeyi bırak, laboratuvarın kapısından bile geçmemiş; ama "İslam medeniyetinde bilim yoktu" demekte bir sakınca görmüyor.

Aslında ironi tam da burada: Çölün ortasında veya kuyu dibinde yazılanlar asırları aşıp bugüne ışık tutarken; konforun dibine vuran, toplu taşıma biletini bile yeni öğrenmiş bu zihniyetin eserleri, yazdıkları kâğıt kurumadan unutulup gidiyor. Çünkü ilim, bedel ödemeden elde edilmez. Çünkü eleştiri, ancak eleştirdiğini hakkıyla bildiğinde değer kazanır. Çünkü bir medeniyeti yargılamak için önce onu anlamak, anlamak için de ona emek vermek gerekir. Klimalı odada, kahve kupası elde, üç dakikalık video izleyerek medeniyet yargılamak; ne ilimdir, ne eleştiridir, ne de fikirdir. Olsa olsa, cehaletin en konforlu halidir.

Ne diyelim; ilim çile ister, cehalet ise özgüven. Ve görünen o ki, bu kuşağın özgüveni, kütüphaneler dolusu çilenin önüne geçmiş durumda.

Yazarın diğer paylaşımları;
Sözümoki Mutlaka Bilinmesi Gerekenler
Şimdiye kadar aldığın en dürüst ama duyması en zor eleştiri neydi ve seni nasıl etkiledi?
X

Daha iyi hizmet verebilmek için sistem içerisinde çerezler (cookies) kullanmaktayız. "Çerez Politikamız" sayfasından daha detaylı bilgilere erişebilirsin.

Anladım, daha iyisini yapmaya devam edin.