Xavier gözlerini açtı… ya da öyle sandı. Görmenin, uyanmanın, var olmanın sınırları birbirine karışıyordu. Önünde beliren şey bir oda mıydı, yoksa zihninin bir anlık oyunlarından biri mi? Işık, odanın köşelerinde titrek bir dalga gibi kıvrılıyor, bazen saf beyaz bir hastane duvarı gibi, bazen de nemli bir mağaranın kararmış yüzeyi gibi görünüyordu. Mekân her nefeste biçim değiştiriyor, sabitlikten uzaklaşıyor, her an başka bir şekil alıyordu.
Yatağın kenarında, ağır bir sessizliği taşıyan sandalye vardı. Sandalye sallanıyor muydu, yoksa odanın nefesiyle mi dalgalanıyordu, seçemedi. Ama asıl tekinsizlik orada değildi: üzerinde oturan siluet, görünmeyen gözleriyle Xavier’i izliyordu. Ne hareket ediyordu, ne de konuşuyordu; yalnızca vardı. Varlığı, bir gölge gibi değil, bir bekleyiş gibi ağırdı.
Xavier kımıldamaya çalıştı. Gövdesi ona ait değildi sanki; ayakları yere ulaşmak yerine bir boşluğa asılıydı. Zihni “kalk” dedi, ama beden yalnızca titredi. Her küçük hareket, odanın biçimini bozuyor, duvarları dalgalandırıyor, ışıkla gölgeyi birbirine karıştırıyordu. Odanın kendisi, onun iradesine karşılık veriyormuş gibiydi.
Sonra fısıltılar geldi. Ne bir ağızdan ne bir dilden doğmuşlardı; doğrudan zihninin içine işleyen, damarlarında yankılanan seslerdi bunlar. İnce, uğursuz ama tanıdık bir ezgi taşıyorlardı:
“Gel…”
“Hatırla…”
Xavier nefesini tuttu. Bir cevap vermek istedi ama boğazında kelimeler taş kesilmişti. Sadece bakabildi; bakarken de kendi varlığının gerçekten var olup olmadığından şüphe etmeye başladı. Burada olan kendisi miydi, yoksa başka birinin rüyasının kırıntısı mıydı?
Siluet kıpırdadı. Çok az, neredeyse fark edilmeyecek kadar… ama Xavier için tüm odanın ağırlığını değiştirecek kadar. Sandalyenin gölgesi büyüdü, yatağa kadar uzandı.
Bir adım atmak istedi. Dizlerini eğdiğini düşündü ama ayakları hâlâ yatakla zemin arasındaki boşluğa sıkışmış gibiydi. Kaçış yoktu. Odanın duvarları ağırlaştı, gölgeler üzerine kapandı.
Ve o anda Xavier hissetti: Burada, kapalı gözlerinin ardında, kendi bilinçsizliğinin ağırlığında zincirlenmişti. İlahi bir bakış sanki çoktan hükmü vermişti—buradan çıkış olmayacaktı.
Siluetin gölgesi yatağa doğru eğilmişti; Xavier gözlerini sıkıca kapatıp tekrar açtığında odanın hâlâ aynı olduğunu düşündü. Ama hayır, küçük bir fark vardı: ayakucunda şimdi bir masa duruyordu. Daha önce yoktu. Rüyasında gördüğü masanın ta kendisiydi. Üzerinde hiçbir eşya olmamasına rağmen varlığı bile havayı ağırlaştırıyor, Xavier’in göğsüne görünmez bir taş gibi oturuyordu.
Başını yana çevirdi. Sandalye yine aynı yerdeydi. Üzerindeki gölge hâlâ oradaydı, bu kez biraz daha eğilmiş, sanki ona doğru yaklaşmıştı. Yüzü yoktu ama bakışının soğukluğu ensesine işlenmişti.
Duvarların rengi sabit kalmıyordu. Bir an beyaz, sonra gri, bir sonraki anda kömür karası. Işık ve gölge arasındaki gidip gelme, odanın nefes aldığını düşündürdü ona. Her göz kırpışında mekân değişiyor, her nefeste daha tekinsizleşiyordu.
Tam o sırada masanın üzerinde beliren siluet dikkatini çekti. Eski bir defterdi bu—rüyasında gördüğü defter. Gözlerini ovuşturdu, tekrar baktığında kaybolmuştu. O an, zihninin derinliklerinden yükselen fısıltılar geri döndü. Öncekinden daha yakın, daha ısrarcıydılar:
“Hatırla…”
“Hatırla…”
Xavier’in kalbi hızlandı. Ayağa kalkmak istedi ama bedenini hâlâ boşluğa zincirlenmiş gibi hissediyordu. Yalnızca bakabildi. Sandalyedeki gölge bir anlık yok oldu. Odanın bir köşesinde, duvara yapışık karanlıktan ayrılan başka bir figür belirdi. Yavaşça hareket ediyordu, tek bir adımı bile Xavier’in kanını donduruyordu.
Gerçek ile rüya arasındaki çizgi biraz daha incelmişti. Xavier artık odanın kendi zihninden mi sızdığını, yoksa zihninin oda tarafından mı tutulduğunu ayırt edemiyordu. Ve o belirsizlik, her şeyden daha korkutucuydu.
Köşedeki figür gölgelerden ayrıldıkça çoğaldı. Önce tek bir siluet vardı, sonra ikincisi, ardından üçüncüsü. Odanın duvarları boyunca diziliyor, karanlık çizgiler halinde ağır ağır kıpırdıyorlardı. Ne kadar baktıysa, o kadar belirsizleştiler; insan mıydılar, yoksa yalnızca gölgelerin oyununa kapılmış bir yanılsama mı?
Sesler de çoğalmaya başladı. Önce bir uğultu, ardından parçalanmış cümleler:
“…unutma…”
“…senin değil…”
“…geri dön…”
Her bir fısıltı, Xavier’in zihninde farklı bir kapı aralıyordu. Bir anda bir çocuğun kahkahasını duyar gibi oldu, başka bir an metalin çarpıştığı soğuk bir yankıyı. Geçmişin kırıntıları, korkuların keskin yüzleri, arzuların yarım kalmış gölgeleri… Hepsi odanın içinde yankılanıyordu.
Xavier’in elleri titredi. Bedeninin nerede başladığını, nerede bittiğini unutmuş gibiydi. “Bu benim rüyam mı?” diye sordu kendi kendine. “Yoksa ben bir başkasının düşünde mi sıkıştım?” Sesini duyan olmadı, ama gölgelerden biri ona doğru eğildi. Bir ağız belirmedi, yine de söz doğrudan zihnine aktı:
“Burası senin odan değil… sen, odanın içindesin.”
Xavier’in nefesi kesildi. Duvarların ötesinde başka bir ışık çakmış gibi oldu. O an anladı ki gördüğü her şey yalnızca düşten ibaret değildi. Bir şeyler sızıyordu—başucundaki masadan, sandalyeden, duvarların arkasında var olan ama gözle görülmeyen gerçek bir odadan.
Rüya ile bilinç arasındaki perde inceliyor, fısıltılar Xavier’i gitgide daha derine çekiyordu.
Gölgeler çoğaldıkça oda kendi biçimini yitirmeye başladı. Duvarlar yerinden kayıyor, tavan aşağıya sarkıyor, zemin ise dalgalı bir deniz gibi kıpırdıyordu. Xavier bir adım atmak istediğinde mesafe uzuyor, köşeye ulaşmak üzereyken duvar eriyip başka bir yerde yeniden beliriyordu. Çıkış yoktu; ne kadar hareket ederse etsin, odanın sınırları zihniyle alay edercesine değişiyordu.
Işık da artık ışık değildi. Bir an parlayan beyaz, ardından derin bir karanlığa gömülüyor, gölgelerden yapılmış ziyaretçilerin yüzlerini anlık parıltılarla ortaya çıkarıyordu. Her parıltıda daha insana benziyorlar, ardından tekrar karanlığa gömülüp yabancılaşıyorlardı.
Fısıltılar ise artık fısıltı değildi. Bir uğultuya, sonra da dayanılmaz bir gürültüye dönüştüler. Ses, duvarlardan değil, Xavier’in kendi kafatasının içinden yükseliyor gibiydi. Her kelime zihnini delik deşik ediyor, kaçacak yer bırakmıyordu:
“Hatırla!”
“Geri dön!”
“Kaçamazsın!”
Xavier kulaklarını kapattı ama hiçbir şey değişmedi. Oda, onun korkusunu kendi malzemesi gibi kullanıyor, her nefesini duvarlara işleyip yeni biçimlere dönüştürüyordu. Nereye baksaydı, bakışının altında bükülen bir mekân vardı; nereye gitse, ardında kendi adımlarının bozulmuş yankısı sürükleniyordu.
Gerilim doruğa çıkmıştı. Xavier artık ne rüyada olduğunu söyleyebiliyordu ne de gerçekte. Oda tekinsizliğin kendisi olmuş, zamanla mekân birbirine karışmıştı. Ve her şeyin ortasında, Xavier’in varlığı bir kum tanesi kadar kırılgan kalmıştı.
Oda çözüldükçe birden her şey durdu. Gürültü sustu, gölgeler kıpırdamaz oldu. Xavier nefesini tutarken, sanki görünmez bir perde aralandı. Artık fısıltılar değil, derin bir sessizlik vardı. Bu sessizlikte bir bilgelik gizliydi; Xavier kendi varlığını, sanki dışarıdan bakan bir gözün içinden görmeye başladı.
Yatağın kenarındaki sandalye hâlâ oradaydı, ama bu kez üzerine oturmuş kimse yoktu. Sadece boş bir sandalye… Ve o boşluk, birden çok daha tanıdık göründü. Bir hastane odasının köşesinde duran sıradan bir sandalye. Başucunda titreyen ışık, serumun damlalarını yansıtan metal parıltı… Masada duran defter, yanında unutulmuş bir kalem… Hepsi rüyasındaki şekillerin kökeniydi.
Xavier anladı: Burada gördüğü her şey, bilinçaltının dış dünyadan aldığı kırıntıların gölgeleriydi. Sandalyedeki siluet, başucunda oturan bir ziyaretçiden doğmuştu. Masadaki defter, belki de doktorların notlarından. Gölgeler, fısıltılar… hepsi komanın içinde çarpıtılmış bir yankıydı.
Ama bu fark ediş, kurtuluş anlamına gelmiyordu. Çünkü gözleri hâlâ kapalıydı. Bedeninin ağırlığı hâlâ yatağa zincirlenmişti. Kendi içindeki karanlıktan çıkamıyor, uyanışa uzanamıyordu.
Sessizlik yavaşça yeniden fısıltıya dönüştü. Tek bir kelime kaldı, odanın her köşesinden yankılanan:
“Kal…”
Xavier kapanan gözkapaklarının ardında, odanın ağırlığını yeniden hissetti. Rüya ile gerçek birbirine karışmıştı, çizgi artık yoktu. Ve hikâye, onun hâlâ kapalı gözler odasında sıkışmış hâliyle son buldu.