Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
KARANLIĞIN KALBİNDE 1. BÖLÜM - Sözümoki
20 Mayıs 2020, Çarşamba 15:54 · 172 Okunma

KARANLIĞIN KALBİNDE 1. BÖLÜM

Hava çok soğuk değildi fakat yağmur tüm öfkesini birden bire dünyaya kusuyormuşcasına hızla yağıyordu.

Metrobüsü bekleyen insanların şemsiyeleri rüzgardan buruşuyor ve telleri çıkacakmış gibi oluyordu. Bu öyle bir hal alıyor ki, insanın aklından durup deli gömleğiyle onu sıkıca sarıp bağlamak geçiyor. Dakikalarca beklenen metrobüs geldiğinde ise her zamankinden daha bi hevesli şekilde insanlar binmeye başlıyordu, böyle küçük görülen önemli şeylerin değeri böyle kötü günlerde anlaşılıyordu hep.

Bende binebildim sonunda ve içeri girer girmez boş bulduğum ilk koltuğa oturup ıslak çantamdan Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler adlı kitabını çıkardım. Gürültünün dinlemesini beklerken atkımın ucuyla kitabın kapağını sildim.

Daha kitaba başlamamıştım ki yanıma annesinden kopup gelmiş yaklaşık 10 yaşlarında bir kız geldi. Gözlerini kocaman açarak kitaba baktı ve şaşkınla konuşmaya başladı.

-"Çok kalın bir kitap değil mi bu? insan bi ömür okusa da bitiremez bunu!"

-"Eğer kitap okumayı sevmeyen biriyse evet bir ömür bitmez fakat seven biri bunu 1 ayda bitirebilir."

-"Sen okumayı seviyor olmalısın."

-"Çok severim. Zaten elimde böylesine yüce bir eserle metrobüste oturmam bunu açıklamaya yeter."

-"Ben kalın kitapları sevmem. Resimli kitaplar daha güzel, resimli ve ince kitaplar."

-"Ne kadar kalın kitap o kadar ayrıntı demektir ve bazen bu ayrıntılar hayatımıza yön verirler."

-"Bugün annemle bir kedi sahiplenmek için barınağa gittik ama yağmur yağdığı için onu getiremedik yarın tekrar gideceğiz. Senin kedin var mı?"

-"Evet bir kedim var. Bundan 12 sene önce onlardan nefret ederdim. Hayatımı değiştiren şey bir kedi değildi fakat yaşadıklarım bir kediye değer miydi bilmem."

-"Ne oldu ki 12 sene önce?"

12 sene önce ailem tarafından zorla hayvanat bahçesine götürüldüm. Gezdik, bir şeyler yedik, hayvanları besledik. Ama ben zevk alamadım. Çünkü hayvanları sevmiyordum. Onlarların iğrenç olduklarını daha doğrusu kirli olduklarını düşünürdüm. Hele o maymunlar ve develer.. Peki yılanların sinsi bakışları.. Bunlar hayvanları sevmemem için geçerli sebeplerdi o zaman.

En çokta aslanları sevememiştim. Bir insan neden vahşi bir katili görebilmek için sıraya girer ki? Onun yıllardır fırçalanmayan dişleri kimin dikkatini çeksin? İğrenç! Tamamen iğrenç! Ama Metehan -erkek kardeşim- pek bi severdi hayvanları. Zaten eve sürekli sokaktaki hayvanları getirip dururdu. Ama onlar sanıldıkları kadar masum değillerdi benim gözümde.

Ayrıca o sene üniversiteye geçiş sınavım olduğu için ebeveynlerimin ders çalışmam için üstüme gelmeleri beni daha fazla bunaltmaya başlamıştı. Hâlbuki biraz rahat bıraksalar ben her şeyi yoluna koyacaktım. Zaten çabucak sinirlenen bir kişiliğim olduğu için -ve onların bunu çok iyi bilmelerine karşın- kendimde suç arama gereği bile duymuyordum.

O sene annem ve babam tatile gidecektiler. Bende Metehan'la birlikte evde kaldım. Çünkü üniversiteye geçiş sınavım vardı ve Metehan her tatilimizi mahvettiği için böyle kararlaştırılmıştı.

Onlar tatil için hazırlık yaptılar, bizde yardımcı olduk işlerin daha hızlı olması için. Yola çıkmak için garajdaki arabayı aldılar ve gittiler. O zamanlar tatile gidemediğim için pek üzülmemiştim aslında çünkü kendimle zaman geçirmek benim için daha iyi olacaktı. Çünkü insan yalnız kaldıkça kendini tanır. Başkalarıyla birlikteyken -aile dahi olsa- kendini anlayamazsın, korkularını, yeteneklerini, hayallerini, amacını bilemezsin hiçbir zaman. Bu ancak herkesin nefret ettiği "yalnız kalmak" ile anlaşılabilir. Neyseki ben yalnızlığı seven biriydim. Hâlâ seviyorum.

Annemler gittikten sonra Metehanla bahçede voleybol oynamaya karar verdik. Voleybolda ondan daha iyiydim. Çoğu maçı açık ara önde kazanırdım. O yüzden bu oyun Metehanla oynadığımda %100 kazanma şansına sahiptim, hatta buna şans değil yetenek diyebiliriz. Ben bahçeye çıkmıştım, evimiz müstakildi.Voleybol topu hep garajda durduğu için topu alması için Metehanı garaja göndermiştim. Bende bahçedeki eskimiş koltukta uzanmış onu bekliyordum.

Bir süre sonra yanıma geldi ama topla değil, gözyaşıyla. Ne olduğunu anlayamadığım bir şeyler geveyip durdu. Sonra ağzını gözünü silip "Garajda bir aslan var, hemde kocaman abla" dedi. Onu o an hiç ciddiye almadım. Normal bir insan da ciddiye almazdı zaten. Neden bizim garajımızda bir aslan olsundu ki? Ayrıca Antalya'nın merkezinde başıboş bir aslanın ne işi var?

Ne yazık ki düşüncelerim tamamen yanlış çıktı. Metehanla alay ederek garaja doğru salına salına yürümeye başladım. Aslında aslanın olmadığından çok emindim ama Metehan'a ne kadar cesaretli bir ablası olduğunu göstermek için salına salına gittim. Bir yandan da onunla alay ediyordum. Metehan ise arkamdan korka korka geliyordu ve eve girmemiz gerektiğini söylüyordu.

Garajın önüne geldiğimde birden karşılaştığım manzara karşısında dondum kaldım. O an sanki kan beynime sıçramış gibi elim, ayağım, beynim... adeta her yerim yanıyordu. Çok az insan böyle bir durumla karşı karşıya kalmıştır kesin. Bir süre hareket edemedim. Adeta aslana takılı kalmıştı gözlerim. Ne sağa bakabiliyordum ne de sola. Gözlerimi kapatmak mı? İşte bu en imkansızıydı o an.

İnanması zor ama gerçekten orada bir aslan vardı! Yaşlı ve yorgun görüntüsü bile beni ürkütüyordu. Gerçi kim korkmaz ki bir aslandan! Onun yorgun ama vahşi gözleri, kahverengiyle sarı karışımı gür -adeta taranmış- tüyleri, hiçbir yara bulunmayan büyük vücudu, kulakları, hacmi, ismi, cismi her şeyi son derece korkunçtu!

Ben öylece yerime çivilenmişken Metehan
-"Bak bana inanmadın, işte bir aslan! Şimdi ne yapacağız!" Dedi. Cidden biz ne yapacaktık? Bir aslanla aynı evde -kafessiz- kalmak zorunda mı kalacaktık? Bu çok mantıksız gelmişti bir anlığına.

Aslanın aç olduğunu düşünüp Metehan'a:

-"Hemen babamın dükkanına -babam kasaptı o zamanlar- git ve 15-20 kilogram et al! Yoksa bu aslanın akşam yemeği biz olacağız Metehan." dedim.

-"Ama babam bu işe çok kızar. Alacağımız cezaları düşün."

-"Senin canın tehlikede hâlâ babamın kızmasını, ceza vermesini düşünüyorsun! Eğer dediğimi yapmazsan döndüğünde kızacak kimse bulamaz." Diyerek ona durumun ciddiyetini anlatmaya çalıştım.

Metehan babamın dükkanına koşarak giderken bende biraz plan kurdum. Kurduğum planlar sadece o ânımızı kurtarabilirdi. Daha fazlası elimden gelmedi. Hâlâ ellerim titriyordu, ayaklarım kontrolden çıkmış gibi bir sağa bir sola gidiyordu bu sefer. Aslanın dikkatini çekmekten de korkuyordum. O an aklıma annem ve babamı aramak gelse de onların yapacak hiçbir şeyleri yoktu. Hem ne değişirdi ki gelseler?

Metehan gelince elindeki etlerden bir parça aldım. Ve aslana biraz yaklaşarak geri geri gitmeye başladım. Amacım aslanın beni takip etmesini sağlamaktı. Ve başardım da. Ben geriye doğru ilerledikce yorgun aslan bana doğru geliyordu. Böylece aslanı oturma odasına kadar çıkartabildim -Merdivenlerde biraz zorlansak da-. O an kendimle gurur duymam için iki dakikam bile yoktu. Kapıları ve pencereleri kilitleyip, Metehanla benim odama gittik.

Aslan salondaydı. Metehan'ın ağlaması durmuştu. Şimdi onunla doğru düzgün konuşabilirdim. Buna ihtiyacım vardı. Söze ilk o girdi:

-"Şimdi ne yapacağız abla?"

-"Bilmem, belki de onu eve hiç almamalıydık."

-"Dışarıda tüm şehre korku saçması daha mı iyiydi?!"

-"Sende haklısın. Ama bize korku saçması iyi mi?"

-"Tabiki iyi değil. Yüzlerce belki de binlerce insanı ölümden kurtarabilmek için kendimi feda ederdim yine de!"

-"Yeterince feda ettik zaten. Baksana şu an o koca aslan bizim salonumuzda! Kapı pencere ne varsa kilitledik bu haziran ayında. Klima da yok odamda."

-"İş işten geçti, hemde birkaç dakika önce."

-"Gerisini yarın düşünmek istiyorum Metehan. Ben olayın şokunu hâlâ atlatamadım."

-"Yarına olmaz ama. Daha saat 16.39!"

-"Peki o zaman aşağı inip -ev iki katlıydı-  onunla konuşamayacağımıza göre burada sabahlayacağız değil mi?"

-"Şimdilik tek yapabileceğimiz şey, etini suyunu verip burada saklanmak."

Açıkçası Metehan'ın böylesine mantıklı konuşması beni şaşırtmıştı. O gün kararlaştırdığımız gibi sadece gece salona et ve bir kova su bırakıp tekrar odama geçtik. O ara kendimize de mutfaktan yiyecek bir şeyler aldık. Kafa dağıtmak için birbirimize eskiden yaşadığımız komik anılarımızı anlattık. Sanki öleceğimizi biliyormuş gibi eski günleri yâd etmek de nerden çıkmıştı birden?

Ertesi sabah annemin aramasıyla uyandım.Metehan hâlâ uyuyordu. Yazık çocuğa dün çok yoruldu. Annemlerin de kaldıkları otelde olay çıkartıldığı için polisler oteli boşaltmalarını söylemiş müdüre. Polisler gelip olay yerini inceleyip izler arayacakmış. Bizimkiler de "Aman boşver tatili" diyip eve dönme kararı almışlar. İki gün sonra Antalya'ya döneceklerini söyledikleri anda kalbim duracak gibi olmuştu. Zaten 16 saat gibi bir sürede alt üst olan psikolojim şimdi de stresle boğuşuyordu. Biz bu aslandan iki gün içinde nasıl kurtulacaktık? Sadece iki gün! Telefon konuşmasından sonra yerimden hızlıca kalkıp Metehanı uyandırdım ve durumu olduğu gibi anlattım.

Oda benim gibi hissediyordu eminim ki. Suç ortağımdı ne de olsa. Aşağı inip kahvaltımızı yaptık. Ve inan ki aşağı inip kahvaltı yapmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Mutfakta eski ve küçük bir televizyon vardı. Oradan haberlere bakarken ne ile karşılaştım bil bakalım!

Bizim aslanın, bizim hayvanat bahçesine son gidişimizden sonra kaybolduğunu öğrendim. Saatler tam uyuşuyordu ve bence bu bir tesadüften daha fazlasıydı. Gözlerimi Metehan'ın üzerine diktim. Metehan da suçunu anlayıp itiraf etti.

-"Abla, yemin ederim kötü bir amacım yoktu! O an aslan o kadar masum ve çaresiz bakıyordu ki içimde bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Onu öylece bırakıp, diğer hayvanlara neşeli bir şekilde bakmak bana göre değildi. Bende gizlice görevlinin arkasından anahtarlıkla birlikte anahtarı çalıp onun kafesinin kilidini açtım. Sonra anahtarları görevliye yakın bir yere attım. Hatta daha sonra onun anahtarları aldığını gördüm ama kafesin açık olduğunu farketmemiş demek ki. Ben gerçekten işlerin bu dereceye geleceğini, onun bizi takip edeceğini hiç düşünmemiştim. Zaten gördün, bende senin kadar şaşırdım onu bulduğumuzda. Özür dilerim."

Onun bu açıklamasıyla ona kalben acıdım. Ama bu yaptığı yanlışı kapatmıyordu. Uzun tehdit ve azarlamalarımla tüm öfkemi -16 saatlik- onun üzerine kustum. Pişman değilim, çünkü bu tamamen onun suçuydu. Aslanı benim odama çıkartıp Metehan'ın odasına geçtik.

2 gün korku dolu ve hızlı bir şekilde geçmişti. Sırada anne ve babamın geleceği gün vardı. O akşam nasıl uyuduğumu hiç bilmiyorum, tek bildiğim şey elimi kaldıracak halim yokken sabah kapının çalmasındaki telaşımdı. Metehan'la "kapıyı kim açsın" yarışına girdik ve beraber açmaya karar verdik. Kapıyı açtığımızda karşımızda annem ve babam sıcaktan terlemiş bir halde isyanlardaydı. İçeri geçtiklerinde Metehan odasına çıkmaya yeltenince babam gitmesine izin vermeyerek yanına oturttu. Ve sinirli bir şekilde :

- "Neden dükkandan kilolarca et aldın?" Dedi.

Bunun üzerine Metehan halının desenlerini incelemeye başlamıştı bile, demek onun da hazırda bir pembe yalanı yoktu. Tam o anda odamdan sesler gelmeye başladı. Konuşmama vakit vermeden babam "Ya hırsızsa" diyerek odama koştu, arkasıdan bende gittim, arkamdan annem de geldi. Karşılaştığı manzara karşısındaki yüzünü tasvir etmeye ne Balzac'ın ne John Steinbeck'in ne de Yaşar Kemal'in betimlemeleri yeterdi.

Aslan doğum yaparken annemle babam da korkudan doğum yapacak sanmıştım. Çok şükür öyle bir şey olmadı. Aslanın karnını okşayarak kendimizce yardım etmeye çalıştık, neyseki uysal ve eğitimliydi yoksa bunları şu an Münker ve Nekirciğimle birlikte yazıyor olurduk. Yavrumuzu annesiyle odamda kendi haline bırakarak yanına 20 kilo et daha koyarak babamı iyice batırdık. Aşağı inince ahiret soruları Metehan'la bizi bekliyor sanırken herkesin dili tutulmuştu.

Bunu hemen kendime büyük bir avantaj olarak bildim ve tam anlamıyla salya sümük ağlayıp yalvararak durumu anlatmaya çalıştım. İnan bana neler dediğimi ben bile bir süre sonra anlayamamaya başladım. Metehan da beklemediğim bir anda cesurca aslanı ve yavrusunu savunmaya geçmişti. Ya sen Metehan'sın kendine gel. Ağlayıp zırlaman gerekiyordu neden benim arkadaşıma bunları yazmak zorunda bırakacak davranışlar sergiliyorsun ki?

Annem birden ayağa kalkarak:

-"Bugün çok yorgunum, yarın sabah kahvaltıda hesaplaşacağız sizinle." Dedi.

Ardından bavulları boşaltıp, gecenin iğrenç stresi içinde uyumaya gitti. Babamda peşinden gitti. Sabaha iyi bahaneler üretmek için Metehansız bir gece geçirmeliydim. O kadar korku dolu bir gündü ki, korkudan ölmediğime hâlâ şaşırıyorum!

Ertesi sabah hiç mızmızlanmadan kalktım. Hatta kahvaltı bile hazırladım -acaba neden-. Gergin bir aile kahvaltısının ardından babam beklenen soruyu sordu.

-"Aslanı nerede buldunuz?"

-"Garajda." Dedim.

-"Garajda mı saklıyordunuz bugüne kadar?"

-"Hayır siz gittikten sonra orada bulduk."

-"Eve neden aldınız?"

-"Dışarıda ona bir zarar gelmesinden korktuk."

-"Ona kim zarar verebilir ki? Ancak o başkalarına zarar verir!" Dedi.

Diyecek bir şey daha bulamadım. Tek istediğim şu anlamsız durumdan kurtulmaktı. Babam kendi kendine:

-"Bu aslan buradan gidecek. Ama nasıl gidecek?" Diye söyleniyordu."

Sonra bize dönüp:

-"Bu aslanı hayvanat bahçesine tekrar göndereceğiz. Hem yavrusuna da iyi bakarlar. Biz baş edemeyiz. Yetkilileri arayacağım." Dedi.

Ardından numarasını bile bilmediği "yetkililer"i aramak için ev telefonunun yanına gitti. Tam o sırada birden Metehan babamın eskimiş pantolonunun paçalarına salya sümük ağlayarak yapıştı ve yalvarmaya başladı.

-"Ne olur Ferdinand'ı hayvanat bahçesine tekrar göndermeyelim babacım. Ferdinand orada çok üzülüyor. Rahat rahat dolaşamıyor bile."

Metehan'ın ne kadar gerizekalı bir mahluk olduğunu şimdi anlamışsındır. Daha birkaç günlük aslana isim bile koymuş kendi kafasından. Ayrıca o erkek değil ki! Ferdinand yerine Feride dese daha mantıklı olurdu.

Babam cevapta gecikmedi.

-"Evde çok rahat dolaşıyordu zaten Metehan Bey (!). Ayrıca gizlice dükkanımdan aslana et taşımanızla beni çok zarara uğrattınız. Ben aslan bakamam. Kedi mi bu!"

Metehan yeis içinde:

- "Hayvanat bahçesine bırakmayalım da nerede olursa olsun. İnsanlar onları seyredecek diye ne eziyetler çekiyorlar! Onu doğal yaşam alanına bırakalım. Yavrusu da daha sağlıklı gelişir."

-"Afrika kaç bin yüz kilometre biliyor musun sen?"

-"Farkındayım çok uzak. Ama dayımın pilot olduğunu unuttunuz galiba."

Bu sefer anneme dönerek.

-"Sen dayımı ikna edersin değil mi anne?"

Annem:

-"O aslandan kurtulmak için kurşun bile dökerim." Dedi.

Sanırım olaylar tatlıya bağlandı. Ama hâlâ odamda yeni doğum yapmış bir aslan var! Ferdinand'ın kaderi için annem dayımla konuştu. Sonra bize dönüp:

- "Fatih bizi Afrika'ya götürmeyi kabul etti. Bilirsiniz o zor olan her şeyi sever, bunu da kabul edeceğinden emindim zaten. Hadi hazırlık yapalım." Dedi.

Ve bizim Afrika heyecanımız başladı. Bavullarımıza 2'şer tişört,pantolon,ve iç çamaşırı haricinde bir şey koymamız babam tarafından yasaklanmıştı. Ne kadar kokacağını bilsekte kilolarca et de aldık. Yoksa yolda birkaç can verebilirdik. Hazırlıklarımız bittikten sonra yeni doğum yapmış Ferdinand'ı ve yavrusunu helikopterin arka koltuğuna sığdırdık. Arkada 3 kişi önde 2 kişi oturduk. Ve yolculuğa başladık.

Yazarın diğer paylaşımları;
Sözümoki Mutlaka Bilinmesi Gerekenler
Sevdiğin kişi için onun seven diğer kişi ile ölümüne düello yapar mısın? Neden?