Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
KARANLIĞIN KALBİNDE 2.BÖLÜM - Sözümoki
18 Şubat 2021, Perşembe 14:33 · 26 Okunma

KARANLIĞIN KALBİNDE 2.BÖLÜM

Gökyüzünden aşağı bakmanın huzuru içerisindeydim. sürekli Metehan'la birbirimize aşağıda gördüğümüz farklı yerleri gösterip duruyorduk. Helikopter yükseldikçe bu artık imkansızlaşmaya başladı. Aşağıda seyredecek bir şey kalmamıştı. Sıra yanımızdaki bembeyaz bir pamukşekeri andıran bulutları seyretmekteydi. Yolculuk uzun sürecekti. Yanımızda getirdiğimiz hazır gıdalar ve teyzelerin günlerde yediği ekstra kilo aldırıcı kalori manyağı yiyeceklerden yemeye başladık.

Hava kararmaya başladıkça gökyüzünde de işler iyi gitmemeye başladı. Ama neyseki başımıza bir şey gelmedi. Ruhsal olarak anlatamayacağım kadar batsak da fiziksel olarak bacaklarımızın tutulması haricinde bir şeyciğimiz yoktu çok şükür.

Yolculuk esnasında aldığımız kafein miktarı arada sırada çarpıntı yapsada yapacak bir şey yoktu. Yemeğimiz ve suyumuz da azalmışken günler süren yolculuktan sonra Afrika'ya gelmiştik.

Hava zifiri karanlık olduğu için babamla Fatih dayım çadırları kurarken Metehan'da "el feneri tutma" görevini üstlenmişti. Annemle ben ise kurulan çadırlara yatak yapıp kıyafetlerimizi bir köşeye yığıyorduk. Aslanları gece bize zarar vermemeleri için de helikopterde bıraktık. Bu sefer daha fazla alanları vardı.

Açıkçası buranın Antalya'dan daha sıcak olacağını biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum. Sabah uyandığımda sanki savaştan çıkmış gibi terler içinde,yüzümde yastık izi ve boynuma yapışan saçlarımla berbat bir güne berbat bir şekilde başlamak için ilk işin ve en doğrusunun intihar etmek olacağı fikri aklımdan çıkana kadar çadırın tavanını seyrettim.

Hemen yanımda annem ve Metehan da vardı. Annem çoktan uyanmış dalgın gözlerle oda çadırın tavanıyla aşk yaşıyordu. Metehan hâlâ uyuyordu. Bu sıcakta nasıl uyuyordu? Neyseki oda kan ter içinde olduğu için içimde büyük bir eşitlik duygusu hakimdi. Kendimi bir anda çadırdan attım. Hemen arkamdan annemde geldi. Cehennemden cennete geçiş yapmış gibi rahatlamıştı ve Afrika'nın o muazzam ve tehlikeli havasına doya doya içine çekti.

Sonra babamın çadırına gittim, hâlâ uyuyordu. Ama Fatih dayım yoktu. Gece kimin midesine indi acaba? Hangi aç mideyi doyurdu? Düşüncelerim bu yönde ilerlerken dayım uzaktan seslendi "Kız çaki gel de elimdekileri al!" Elinde yaklaşık 2 kilo gibi görülen çeşitli meyveler vardı. Bu çöl gibi alanda nerede buldu onları? İnsan güvenemiyor da.

Yanına koştum hemen ve elindekileri aldım. Pek ağır değillerdi ve bu saatte onları toplamaya üşenmeyen ayrıca toplarken de yorulmayan biri nasıl olurda 10 metre daha taşımamak için benim gibi ultra üşenegeç bir insandan yardım isterdi ki? Dayım gerçekten anlaşılması zor bir insan. Bir de "Kadınları anlamıyoruz" derdi. Oysa kendisini iki cins de dahil evrende kimse anlamıyordu.

Annemle kahvaltı diye âdeta Hintli'lere özgü meyve kahvaltısı hazırladık. Öfleye püfleye yedikten sonra herkes bi mayışmıştı. Ama kimsenin aklına helikopterdeki aç aslanlar gelmemişti. Demek görev yine başa düştü. Tabiki gidip aslanları beslemeyektim. Bunun yerine bağırmak daha az yorucu bir fikirdi.

"ASLANLAĞRR ÖLÜYOOO" diye sanki yolda kapkapçının teki çantamı çalmış gibi yırttım kendimi. Fatih dayım kendini korkusuz ve mükemmel biriymiş gibi göstermek için "o iş bende" dedi. Sanki biz onun yolda gördüğü bembeyaz tüylü minicik ve kazaklı bir köpekten korkup bizim arkamıza saklandığını bilmiyoruz. Ne zaman bu konu açılsa "Köpek çok hareketliydi" diye söyleniyor. Oysa bunun, dünyanın en saçma bahaneleri arasına ilk 10'a rahat girebilecek vaziyette bir bahane olduğu bariz ortadaydı.

Fatih dayım -Bay Pilot Hazretleri- aslanları beslerken biz de tamamen meyvelerden oluşan kahvaltımızı yemeye başladık. Metehan sürekli Afrika'yı gezmek için yalvarıp dururken babam da gözlerini helikopterin içindeki iki aslancığa dikmiş adeta büyülenmiş gibi bakıyordu. Sonra beklemediğim bir anda o mucizevi cümleyi kurdu

-"Hadi artık aslanları buraya bırakıp evimize gidelim, yolumuz uzun."

Afrika'ya geldik ve gezmeden geri gideceğimiz için -daha çok başımıza bir şey gelmeden gitmek istiyordum- çok mutlu olmuştum.

Fatih dayım, babam ve annem önce yavru aslanı çıkarttılar helikopterden, hemen ardından annesini çıkarttılar. Sonra annem ve ben eşyalarımızı toplayıp bavullara koyduk. Babam da Metehanla birlikte çadırları söktüler. Ardından ailece helikoptere bindik. Bir süre Fatih dayım helikopterle uğraşıp durdu. Ardından telaşlı bir ses tonuyla:

-"Helikopterde yakıt kalmamış!" Dedi.

O an kalpten gitmemek için Allah'a dua ediyordum ki babam ve dayım laf dalaşına girdi birdenbire, hemde böyle bir anda.

-"Neden önceden önlem almadın ki!?"

-"Bu hafta çok az uçmuştum, yakıtın yeteceğini hatta artacağını düşünmüştüm."

-"Bir de artacağını mı düşündün? Bakkala gitmiyorsun, Afrika'ya gidiyorsun Fatih bey!"

-"Yetmezse bile sizin garajda yedek yakıt vardı ama siz onu almamışsınız. Ben size güvendim!"

-"Senin kadar sorumsuz bir pilot görmedim ben. Hatta pilot bile diyesim gelmiyor! Tüm suçu bize yığdın iki dakikada. Ben pilot değilim kasabım!"

-"Tüm suç sizin zaten! Oğlun en başta yaptı hatayı. Sonra kızınla daha da kötüleştirdiler durumu!"

Biz Metehanla çekirdek çitlemeye başlamıştık bile ama konunun bir yerde bize dokunması biraz rahatsız etmişti beni. Tartışma uzun sürer gribi duruyordu ama annem beklemediğim bir anda kıpkırmızı oldu ve babamla dayıma:

-"Suçlunun kim olduğunun şu an bir önemi yok. Hepimiz tehlikedeyiz. Hemen bir şeyler yapalım!" Dedi.

Babam haklısın manasında başını salladı. Sonra helikopterden indik. Aslanlar hâlâ gitmemişlerdi. Burada kendimiz haricinde onlara verecek etimiz de kalmamıştı. Çaresizliği hiç bu kadar derinden hissetmemiştim. Metehan da oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi ağlamaya başlayınca iyice umudumu yitirmeye başlamışdım.

Babamla dayım söktüğü çadırları tekrar kurmaya başladı. Başka çaremiz yoktu. Geceyi burada 2 aç aslan -helikopterin kapıları kilitliydi- ve yüzlerce vahşi hayvanla birlikte büyüklerin deyimiyle "kelle koltukta" geçirecektik. O çadırların gerçekten bizi koruyabileceğine kalpten inanmak istiyordum. Ama yapacak bir şey yok, hiçbir şey yok.

İşlerimiz bitince biraz etrafı gezelim dedik. Şu ân bulunduğunuz yer ağaçların olduğu yere 100 metre kadar uzaklıkta. Etrafta maki ve çalıdan başka bir şey yok. Güneş tam tepede ve bulut kardeşler de yok. Saatlerce boş boş gezdik. Hemen hemen her yer aynı olduğu için sanki etrafımda çember çiziyormuşum gibi geliyordu bana. Hava kararmaya başlayınca babamın emriyle hepimiz çadırlara çekildik. Ama ne mümkün uyumak! Etrafta hayvan sesleri varken tek umudum şu pembe çadırımız. Ah umut sen insana neler yaptırmazsın ki!

Sana o anki duygularımı nasıl aktaracağımı bilmiyorum. Çaresizlik; insanı içten içe yiyip bitiren en büyük duyguydu. Ölümümün bir hayvanın elinden olabileceğini eskiden hiç düşünmezken, belkide o zaman aklımdan çıkaramadığım en kuvvetli düşüncemdi. Kader işi bu tamamen aslında. Her şey kaderden geliyor... O aslan bile.

Sabahleyin uyandığımda kendimi dünden daha kötü hissediyordum. Annemin "Hadi Vera kahvaltıyaaaa" diye bağırmasıyla uyanmıştım. "Hint kahvaltısına mı" diye alaycı bir cevap verip dışarı çıktım. Bu sefer beni şaşırtmışlardı.

Kahvaltıda et vardı! Evet et vardı meyve değil. Acaba hangi hayvanın parçalayıp bıraktığı leşti bu. Sonra hemen helikoptere koştum. Aslanlar hâlâ yaşıyordu. Ardından sofraya oturdum ve:

-"Demek bu sabah et yiyeceğiz, ben meyve bekliyordum açıkçası."

-"Çok istiyorsan akşama meyve yersin Vera'cım" dedi dayım.

-"Meyveye meraklı değilim, sadece beni şaşırttınız. Hadi itiraf edin, hangi hayvanın leşi bu et?!"

-"Leş falan değil kızım, sabah baban ve dayın balık yakaladılar." Dedi annem.

-"Timsahlar bitirememiş mi balıkları?"

-"Bufalolar, antiloplar dururken balıkla mı uğraşacak aslan? Ayrıca biz Afrika'nın çok da tehlikeli bir yerinde değiliz, daha başındayız. Pek vahşi hayvan da yok -aslanlarımız haricinde". Yoksa nasıl hayatta kaldık sanıyorsun? Sence bu -suda timsah olması- mümkün mü? " dedi dayım.

Aslında haklıydı dayım. Yemekten sonra belki de hayatımızda son defa görmüş olacağımız Afrika'yı gezmeye başladık. Sürekli "Afrika" dememin sebebi Afrika kıtasında tam olarak nerede olduğumuzu bilmeyişimden kaynaklanıyor. İlk önce bize 100 metre ilerideki ağaçların olduğu yere gittik. Burası minik bir ormanı andırıyordu ve kesinlikle bizim uyuduğumuz yerden daha serindi. Minik cennette diyebiliriz buraya. Gerçekten çok güzeldi.

Biraz ilerleyince küçük bir gölü andıran su birikintisi vardı. Yeşilimsi suyun üzerine tek tük düşen yapraklar bir kağıt gemi gibi yürüyordu. Ağaçların uzunluğu ve en tepede tüm ağaçların dallarının birbirine dolaşması gökyüzünü daha az görünür kılmıştı. Bu görüntü beni biraz rahatsız etmişti aslında. Biraz daha ilerleyince karşıma daha uzun bitkiler çıkınca "Acaba buralarda züreyfa var mıdır ki? " diye düşünmeden edememdim. Dar ve ince yolda yürümek zordu. Akşam yağan yağmur damlaları yaprakların üzerinde minik birikintiler haline gelmişti. Biz kısa ağaçlara ve bitkilere değdikçe üzerinde biriken yağmur suları bizim üzerimize sıçrıyordu. Akşam yağan yağmur ne derece sağnaksa artık yerdeki toprağı çamur kıvamına getirmişti. Bu durum yürümemizi daha da zorlaştırıyordu. Ama her şeye rağmen bu minik orman huzur doluydu, havası tertemizdi ve her geçen dakika bizi adeta büyülüyordu. Dünyada gerçekten görülmesi gereken yerlerden biriydi. İlerledikçe büyü daha da kuvvetleniyor ve bakmaya kıyamamaya başlıyordum. Aynı zamanda son günlerin stresini atmak için mükemmel bir yerdi.

Ben bu sevimli duygularımla aşk yaşarken dayım birden bire durdu. En önde o olduğu için bizde dolayısıyla durmak zorunda kaldık. Ve dayım o beklenmeyen cümleyi kurarak tüm büyüyü bozdu.

-"Sanırım kaybolduk!"

O an kan beynime sıçramış gibi titremeye başlamıştım. Herkesin yüzünde aynı ifade; "Korku" peki şimdi ne olacaktı? Bu ıssız ormanda. O andan itibaren çadırsız, yataksız ve yedek kıyafetsiz kalmıştık. Sadece bir buçuk, iki saat mutlu olup da böylesine bir dehşete düşmeyi hiçbirimiz hak etmemiştik. Elimiz ayağımıza dolanmıştı. Çaresizlik içinde soğuk çamura diz üstü çöktüm kaldım. Aklım artık bir şeyleri anlamlandırmak istemiyordu. O kesinlikle ve kesinlikle hayatımın en kötü günüydü. Hatta lisenin ilk senesi sınıfta kalmamdan bile kötüydü. Çünkü kaybolmuştuk! Her şeyin bir çaresi vardı ama bunun değil, bunun bir çaresi yoktu.

Ya vahşi bir hayvan tarafından parçalanacaktık ya da bir böcek tarafından ısırılacaktık hiç olmazsa açlıktan öleceğimize emindim. Daha 18 yaşında bir genç kız için "ölmek" ne demek bilirsin. Daha yaşayacak yıllarının olduğu garantisiyle ölmek aklına bile gelmez. Aslında olay Şems'in dediği gibi "her insan ölecek yaşta." Öylesine yaşayan insanlar vardır bende onlardan biriydim. Bu kaybolma olayı beni gerçekten derinden yaralamıştı. Kendime ve aileme acımaya başladım.

Ortama büyük bir sessizlik hakimdi. Sanki tüm cırcır böcekleri ve kuşlar duygumuzu paylaşır gibi susmuştu. İçimde kalmayan ümit yeniden oluşamayacak kadar zedelenmişti. Artık o minik cennet benim için koca bir cehenneme dönüşmüştü.

O geceyi bir ağacın altında sıkışarak geçirdik. Islak çamurun üstünde uyumak berbat bir histi.

Yazarın diğer paylaşımları;
Sözümoki Mutlaka Bilinmesi Gerekenler
Dünya bir illüzyon olabilir mi? Bu kanıyı destekleyebilecek teorin var mı?