Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
KARANLIĞIN KALBİNDE 3.BÖLÜM - Sözümoki
18 Şubat 2021, Perşembe 14:36 · 29 Okunma

KARANLIĞIN KALBİNDE 3.BÖLÜM

Sana sabah nasıl uyandığımı, aslında daha çok "nerede" uyandığımı söylesem çok şaşıracaksın! En başta dediğim gibi sana bu olayın tamamını anlatacağım çünkü eğer bu kısmı atlarsam kafanda bazı soru işaretleri oluşabilir.

Islak çamurun üstüne uyuyup da bir ağaç evde uyandım desem ne derece şaşırırsın bilmem ama ben çok şaşırmıştım. Evet uyandığımda yanımda annem, babam, kardeşim ve dayım vardı. Hepimiz tamdık yani. Üzerimde bana birkaç beden büyük gelen bir tulum vardı. Neyin ne olduğunu anlamaya çalıştığım sırada "Kahvaltı hazır!" diye tanımadığım bir kadın sesi duydum.

Sonra içeri bir kadın girdi. Gençti, ortalama yirmi dört - yirmi beş yaşlarındaydı. Simsiyah saçları vardı. Uzun boyluydu. Onun seslenmesiyle annem ve dayım da uyandı. Aynı şaşkınlığı onların yüzünden de okudum. Annem hemen Metehan ve babamı uyandırdı. Sonra kadın bize

-"Hadi, sizi bekliyorum aşağı inin." Dedi ve aşağı indi.

Ümitlerim biraz olsun yeşermişti. Bu cehennemde bizden başka bir insanın olduğu düşüncesi beni heyecanlandırırken aşağı indim. Ve gerçekten kahvaltı hazırdı!

Sıradan bir kahvaltıydı. Meyve yok, et yok! Son derece normal bir kahvaltı! Sorguya ilk tabiki annem başladı:

-"Siz kimsiniz?"

-"Ben Melike."

-"Siz burada mı yaşıyorsunuz?"

-"Evet, tam 4 senedir buradayım, güzel bir hayatım var. Ama evime dönmek daha güzel olurdu."

-"4 senedir evinize gidemediniz mi?"

-"Hayır, gidemedim."

-"Biz Antalya'da yaşıyoruz. Sence evimize kaç senede döneriz?"

"Bilmem, belki de hiçbir zaman." Dedi ve yüreğimi parçaladı. Ardından devam etti:

-"Siz nerden düştünüz buraya? Hayvanat bahçesi için hayvan bakmaya mı geldiniz? Ya da belgesel çekimi ekibi misiniz? Sizi bulduğumda çok kötü bir haldeydiniz."

-"Hayır, biz belgesel programında çalışmıyoruz, hatta alakamız bile yok."

-"O zaman buraya nasıl geldiniz?"

-"Helikopterimizle."

-"Hobi mi?"

-"Böyle hobi düşman başına! Günlerdir neler çekiyoruz burada."

Çok ayrıntıya gerek yok. Bu konuşmadan sonra annem ve ben dilimiz döndüğünce olayı anlattık. Melike abla çok şaşırdı ve ülkemize dönmemizin belki de imkansız olduğunu söyledi. Burada çoğunlukla yabancılar çekim yapıyormuş ve kendi milletinden olmayan kişilere öyle kolay kolay güvenemiyorlarmış.

Açıkçası Melike ablanın da buradan kurtulamamasının asıl sebebi de bununla bağlantılı. Hiçbir yabancı dili az da olsa bilmediği için ayda yılda bir uğrayan ekiplere de derdini anlatamıyormuş. O da Türk belgesel çekimleri yapan kişiler gelmesini beklemiş bu zamana kadar. Ama gelmemişler. O dört senedir zamansız yaşıyor, her şeyden uzak, insanlardan uzak, ya okuyacak kitabı bile yoksa? İnsan hiç okumadan dayanabilir mi böyle bir hayata... Gerçekten bu mümkün olabiliyor mu? İnsan zamanla her şeye alışır derler ya alışılıyor mu?

Yemek ve kıyafet gibi diğer ihtiyaçlarını da buraya gelen yabancı belgesel çekimi yapan insanlardan gizlice çalmış. Yapacak başka bir şeyi yokmuş. Bir bakıma haklı ama yine de bu doğru değil.

Sana bu mektubu yazmamı sağlayan kişi de Melike abla. Bizi burada uzun bir süre yaşattı. Her şeyden yoksun bir şekilde yaşamayı öğretti bize.

Mesela sabahları "Odun Toplama" diye bir sporumuz var. Sabah Allah'ın bizi kaldırdığı vakit kahvaltıdan önce odun topluyoruz. Akşama da o odunla etrafı aydınlatıyoruz. Ateş konusunda kolaya kaçsak da burada yaşamak kolay değil. Ateşi de yine yabancılardan çalmış ve onu uzun zamandır idareli kullanıyoruz. Örneğin 1 kibrit ortalama 20 gün kadar yetse de 1 çakmak 3 aydan fazla yetiyor. Sadece yemek yapmak ve akşamları etrafı aydınlatmak için kullanıyoruz.

Öğlenleri de güneş tam tepede olduğu için gerekli olmadıkça ağaç evden dışarı çıkmıyoruz ve birbirimize öyküler anlatıyoruz.

Bir gün Melike abla buraya nasıl düştüğünü anlattı. Gerçekten hikayesi bana çok trajik gelmişti. Üzülmüştüm onun adına. 4 sene önce Melike ablanın kız kardeşi zatürreye yakalanıp ölmüş. Ama kız o kadar zeki bir kızmış ki 15 yaşında vasiyetini bile yazmış. Hayatta her zaman her şeye hazırlıklıymış ama zatürreye değil. Vasiyetinde ilginç ama Afrika'ya gömülmek istediğini yazmış. Madagaskar hayranı olan bu kızı gömmek için maddi durumu kötü durumdayken ailesi borç yapıp kızı ailece getiriyorlar buraya. Ardından kızı gömüp tekrar gidiyorlar. Ama bir şeyi unutuyorlar; Melike ablayı!

Melike abla o zaman 19 yaşındaymış. Kardeşinin mezarına bir çiçek bırakabilmek için etrafta çiçek aramaya başlamış. Üzüntüden dalgın dalgın çiçek ararken ailesinin gittiğini duymamış. Sonra küçük bir çiçek bulmuş ve mezara koymuş. Ama arkasını döndüğünde kimsecikler yokmuş. Ailesi zaten böyle bir yolculukla büyük -onlara göre- bir borç batağına battıkları için geri dönmeleri mümkün değilmiş.

Bugün durumları düzelse bile Melike abladan ümidi kesmiş olacaklar ki hiç bir arama girişimi gerçekleşmemiş burada.

Bize kardeşinin mezarını göstermişti. Onu ândıkça mezarına gidip dua ediyoruz, ve çiçek arıyoruz.

Şimdi senin aklına "Ferdinand'a ne oldu?" sorusu takılmıştır elbette. Uzun uğraşlar sonucunda çadırlarımızın ve helikopterin olduğu yeri bulduk. Ama Ferdinand da yoktu yavrusu da. Onlar Afrika'ya karışmışlardı. Helikopterin kapısını gündüzleri kilitlemediğimiz için biz gelmeyince çıkıp gitmişlerdir. Ve en doğrusunu yapmışlar. Bizde zaten onları doğal yaşam alanına bırakmak için gelmiştik buraya. Ama helikopterden çıktıkları anda bize saldıracaklarını düşündüğümüz için buna yeltenememiştik.

Çadırımız diğer hayvanlar tarafından yağmaya uğramıştı, her şeyimiz paramparçaydı ve sadece Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin "Ezilenler" kitabı sağlamdı. Can sıkıntısından kitabı ezberledim diyebilirim. Ayrıca şunu da eklemeliyim ki kitaptaki Prens karakteri beni çok sinirlendirdi.

Ardından kitabı alıp ağaç eve tekrar döndük. Dönerken o kaybolduğumuz ve "Minik Cennet" adını verdiğim yerden geçerken istemsizce rahatsız oluyordum. Orada tüm umutlarımı kaybettiğim aklıma geliyordu ama şimdi umutlarım var. Her şey değişebilir. Ve burada 7. ayım olsa da mutluyum.

Ne sınava girebilmiştim ne de ders çalışabilmiştim. Eminim ki o zamanlar arkadaşlarım okula gidiyordur, kim bilir beni kaç kere üniversite sınavımın nasıl geçtiğini sormak için aramışlardır. Ama ben yaşamayı hayatın en zorlusundan Afrika'dan öğreniyordum o zamanlar.

Her şeye rağmen mutluydum. Umudum vardı, az da olsa yemeğimiz, ateşimiz, sevgimiz ve dostluğumuz vardı. Paranın geçmediği nadir yerlerden biriydi Afrika. Ve bana şimdilerde "Parasız yaşam olmaz" diyenlere ezen gözlerle bakmama neden olan bir yerdi. Pişman değilim.

Eve döndüğümüzde her şey aynıydı. Yine sabahları "Odun Toplama" sporu yapılıyordu, öğlenleri ağaç evden çıkılıyordu ve akşamları yemekten sonra hikayeler anlatılıyordu.

Günler böyle geçerken bizim 13. ayımızda Melike abla birden bire yok oldu! Her yeri aradık ama yoktu. Belki gelir ümidiyle evde de bekledik ama gelmedi.

Onu 6. kere aramaya çıktığımız gün acı oldu bir gündü. Ve tüm kaderimizi hatta Afrika'da yaşayışımız bile değişti. Güzel olmadı açıkçası. Sana Afrika yaşantımızdaki bu acı olayı anlatarak seni üzmek istemiyorum açıkçası ama en başta sana "tamamını eksiksiz bir şekilde anlatacağımı söylemiştim. Öyle yapmazsam bundan sonrası karışacaktır.

O gün yine kahvaltıdan sonra Melike ablayı aramaya çıkmıştık. O ormanı çok iyi bildiğimiz için dağılmıştık. Ben sağdan gittim. İlerledikçe ona yaklaştığımı hissediyordum ve yaklaşıyormuşum da.

Önce bağırma sesleri işittim. Sese doğru koşmaya başladıkça ilginç bir şekilde ses azalıyordu. Giderek içimdeki korku yok olmaya başladı ve daha hızlı koşmaya başladım. O kadar hızlanmıştım ki artık yere düşünce, yere düştüğümü fark etmeden ayağa kalkıp tekrar koşuyordum. Yüzüm gözüm kan içinde kalmıştı. Koşarken yüzüme çarpan sert ağaç dalları, ayağımın takıldığı ve düştüğümde yüzüme batan irili ufaklı taşların acısını hissetmez olmuştum. Tek endişe ettiğim o sesti.

Bir an durdum. "Ne yapıyorum ben?" dedim kendi kendime. Sesi bir kez daha sakince dinlemeye çalıştım. Sonra yanlış yolda olduğumu farkettim. Sesin uzaklaşma sebebi de buymuş. Hemen doğru tarafa doğru koşmaya başladım. O tarafta da aynı şeylerle karşılaştım. Ağaç dallarının ve taşların kanattığı yüzümden ve başımdan akan kanlar gözlerime geliyor ve görmem kısıtlanıyordu.

Tekrar durdum. Ama bu sefer ses dinlemek için değil. Karşımdaki vahşetin gerçek olup olmadığını anlayabilmek içindi. Evet karşımda, tam karşımda bir vahşet vardı. Nasıl anlatacağımı bilemediğim bir vahşet, iğrenç!

Gözlerimdeki kanları, terden ve kandan ıslanmış olan tişörtümün ucuyla sildim. Her şey artık daha netti. Vahşet artık daha netti. Midem bulanıyordu. Karşımda Ferdinand vardı! ve Melike abla.

Ama bir sorun da vardı. Melike ablanın kolunun ve kalçalarının çoğu yenmişti. Kanlar içindeydi. Yüzünde Ferdinand'ın pençesinin izleri, gözlerinde de veda bakışı vardı. O an dondum kaldım zaten. Ayaklarım yine benim emrimden çıkmıştı. Bu sefer Melike ablaya koşmak ve Ferdinand'a saldırmak istiyordum. Ama olmuyordu, kıpırdayamıyordum!

Ferdinand doymuş olacak ki arkasını dönüp gitti. Birkaç dakika daha öylece kaldım. Sonra da sanki bir an dizlerimin bağı çözülmüş gibi Melike ablaya doğru koştum. Çabucak yanına gittiğimde gözleri yarı kapalı bir şekilde bana "bende sizi arıyordum." diyebildi. Cevap vermek o an aklımın ucundan bile geçmedi, cevap veremedim de zaten.

Hâlâ şoku üzerimden atamamıştım çünkü. Melike ablanın elini tuttum ve yanına yığılıp kaldım. Kaç saat öyle durdum bilmiyorum. Tek umudum oydu, ama oda yıkılmıştı. Ferdinand'a karşı büyük bir nefret hissediyordum. Zaten her şey onun yüzünden olmamış mıydı? Metehan kafesi açsa bile o bizi takip etmeseydi her şey daha farklı olacaktı! Kesinlikle daha farklı olacaktı! Bu kadar acı çekmeyeceğimden emindim.

Ama daha sonra yaşadıklarım bana, o zamanlar daha yolun başında olduğumu hatırlattı. Sonrası tam bir mahvoluş hikayesi! Ama önce anlatmam gereken şeyler var.

Melike ablayı orada bırakmak zorunda kaldım. Bana bunun için sinirlenebilirsin ama tamamen istemsiz hareket ediyordum. O an bir delilik yapmadığım için kendimi tebrik ediyorum.

Olayın şokuyla ağaç eve sallana sallana gittim. Sonra yoruldum. Meğer epey yol koşmuşum! Geri dönüşü böyle bir içten çöküşle kolay olmadı. Bir ara yolumu şaşırdım ama sonra tekrar buldum.

Ağaç eve gittiğimde annem ve dayım hasır halının üzerinde oturuyorlardı. Onların az da olan kalan umutlarını dinlemek için kulak kabarttım. Annem sinirliydi ve dayıma adeta bagırıyordu:

-"Sen yedek yakıt alsaydın yanına kesinlikle böyle olmazdı. Hepsi senin suçun Fatih! Keşke senden hiç yardım istemeseydik!"

-"Demek suç benim ha! Acaba kimin çocukları aslanı eve aldı ve kimler aslanı buraya getirmeye karar verdi!"

-"Sende "olmaz" deseydin! Neden bizim verdiğimiz yanlış kararlara boyun eğdin ki!"

-"Şu an bunu tartışacak mıyız yoksa Melike'yi mi düşüneceğiz!"

-"Ben açıkçası hâlâ umut var derim, o yolunu bilir."

-"Evet! O yüzden hâlâ gelmedi."

-"Bizi terk ettiğini mi ima ediyorsun sen?!"

-"Başka ne olacaktı ki! Kız bıktı bizden. Ekmeğini suyunu paylaştı ama nereye kadar!"

-"O bizimle mutluydu! Ayrıca oda o "ekmeği, suyu" çalıyordu. Onun yüzünden boğazımızdan sayısız haram lokma geçti!"

-"Şimdi de onu kötülüyorsun! İkizler burcusun ya, neden şaşırdım ki?!"

Daha fazla tartışmalarını dinlemeye tahammül edemedim. Zaten ruhen çökmüştüm. Delirmeden önce Melike ablanın Ferdinand tarafından parçalanıp yenerek öldürüldüğünü söyleyip kurtulmak istiyordum. Sonra da uyumak. Sadece biraz uykuya ihtiyacım vardı, koşu beni çokça yormuştu. Kafamın biraz olsun dinlenmeye öyle çok muhtaçtı ki! Çabucak uykuya hazırlanmak için söze girdim:

-"Melike ablayı buldum."

-"Ne! Nerede o." Diyerek annem heyecanını belli etmişti.

-"Ormanda."

-"Neden seninle birlikte gelmedi, yoksa dayının dediği gibi; bizi terk mi etti?"

-"Hayır, öyle bir şey yok. O da bizi arıyormuş zaten."

-"Peki şu an nerede o."

-"Ormanda."

-"Ormanda ormanda ormanda! Yeter aynı şeyi söyleyip durma. Başına bir şey mi geldi? Neden hâlâ ormanda?!"

-"O öldü anne"

Annemin o an ki yüz ifadesini anlatacak kelime bulamıyorum. Ela gözlerinden yanaklarına doğru birkaç damla yaş damladıktan sonra bu damlalar sel boyutunu aldı desem abartmış olmam. Fatih dayım da ağlamamak için kendini o kadar çok sıkmıştı ki; göz pınarları kıpkırmızıydı. Annem yere yatmış ve bağıra çağıra bir şekilde ağlarken dayım da ağlamaklı sesiyle onu teselli etmeye çalışıyordu. Bir yandan da ne dese annemin susmayacağını, hatta ağlamaya haklı olduğunu biliyordu. Çünkü ağlamakta son derece haklıydı.

Ben hüzünle bu trajik sahneyi izlerken babam ve Metehan da geldi. Durumu anlamış olacaklar ki sorgusuz sualsiz ağlamaya başladılar öylece. Metehan öyle kötü ağlıyordu ki bu sefer Melike ablanın ölümünden çok Metehanın ağlamasına üzülür olmuştum.

Sonra dayım kendini toparlayıp:

-"Onun ölüsünü nerede buldun, Vera?"

-"Gözlerimin önünde öldü. "

-"Nasıl öldü?"

-"Bende sizler gibi ormanda onu aramaya çıkmıştım. Sonra bazı bağırma sesleri duydum. Hemen sese koşmaya başladım. Ama bir süre sonra sesin geldiği yöne ters koştuğumu fark ettim. Ardından hemen doğru tarafa doğru koşmaya başladım. Sonunda gördüğüm manzara kan dondurucuydu. Ferdinand, Melike ablanın kolunun ve kalçasının bir kısmını yemişti. Küçük bir kan göleti haline gelen yerde Melike abla direnişi elden bıraktı. Sonra Ferdinand o pis midesinin doyduğunu hissedip gitti. Bende birkaç dakika öylece yerime çivilenmiştim. Dizlerimin bağı çözülünce Melike ablanın yanına gittim. Bana "Bende sizi arıyordum" dedi. Sonra da öldü."

-"Yani onu kurtarmak için vaktin varken öylece durdun!" Dedi annem adeta gözü dönmüşce.

-"Ne yapabilirdim anne!"

-"Aslanın elinden kurtarabilirdin!"

-"Onu bulduğumda aslan çoktan doymuştu zaten!"

-"Yanlış yola koşmasaydın o zaman!

-"Öfkeden ne dediğini bilmiyorsun sen! Aklı başında biri yok mu!"

-"Böyle bir durumda delirmemek elde mi?!"

-"Peki şu an laf dalaşına girmeniz doğru mu?" Dedi babam.

-"Doğru buralarda kalamayız artık, kabus gibi."

-"Nereye gideceğiz Vera?"

-"Bilmiyorum!"

-"Her yer tehlikeli, burdan daha tehlikeli."

-"Suda hayat vardır, nehri takip edelim."

-"Ama nelerle karşılaşacağımızı bilmiyoruz."

-"Yakında biz de Ferdinand veya başka bir vahşi hayvanan yem olacağız bu gidişle. "

-"Buraya gelen yabancı belgesel çekimi yapan ekiplerden çalıp çırpmaktan ve aslanlara yem olmaktan daha iyidir nehri takip etmek, ne olacaksa olsun!"

-"Peki anne, o zaman hazırlık yapalım."

Hazırlıkları yaparken Melike ablanın eşyalarına dokundukça içim acıyordu. Öldüğüne hâlâ inanmak istemiyordum. Ama ölmüştü.

Yanımıza 1'er kıyafet aldık, yanınızdaki tüm yiyecekleri de aldık. Son olarak tek okuma kitabım olan "Ezilenler" i aldım.
Ve yola koyulduk.

Yazarın diğer paylaşımları;
Sözümoki Mutlaka Bilinmesi Gerekenler
Dünya bir illüzyon olabilir mi? Bu kanıyı destekleyebilecek teorin var mı?