Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
KARANLIĞIN KALBİNDE (4.BÖLÜM) - Sözümoki
21 Şubat 2021, Pazar 17:18 · 33 Okunma

KARANLIĞIN KALBİNDE (4.BÖLÜM)

Kaç günümüz yollarda geçti saymadım. Yanımızdaki yiyecekler de gözle görülür şekilde tükenmeye yakındı. Havaların soğuması da bizi daha çok yormuştu. Ne nehir bitmek biliyordu ne de biz durmak biliyorduk. Metehan mütemadiyen söylenip duruyordu, annem "az kaldı" diye diye günlerce yol yürümeye daha çok sabrediyordu, babam da sessiz olun uyarılarıyla bir hayli oyalanıyordu, dayım zaten kendinden geçmiş nehri değil bizi takip etmeye başlamıştı. Bende ruhsal olarak çökmüş, fiziksel olarak büyük bir yorgunluk duyuyordum. Umarım bunları okurken bana acımazsın. Ne kadar acınacak bir halde olsak da acımanı istemiyorum


Nehri takip ede ede sonunda bir kasabaya vardık. Bu beni ilk başta o kadar mutlu etmişti ki tüm yorgunluğumu unutmuştum adeta. Ama kalacak yer sıkıntısı başlayınca suskunluğumu koruyup aileme itaat etmeye başladım. Çünkü ben ne kadar çabalarsam çabalayayım kader değişmez bir etkendi. Artık kendimi iyice fatalizme bağlamış bulunmaktaydım, bu yüzden az da olsa içim rahattı.

Önce bir otele gitme kararı aldık. Ardından yolda geçen insanlara ucuz otellerin yolunu sora sora "çelikler" diye bir oteli bulduk. Bu otel biraz eski püskü ama sağlamdı. Dış boyası pembeydi. Üç katlı bu otelin birçok gizli giriş-çıkışları vardı. Otelde ilk geceyi geçirecek kadar paramız vardı. Ama sayımız fazla olduğu için iki veya üçüncü gece bazılarımızın dışarıda uyuması gerekecekti. Bu yüzden otel sahibiyle konuştuk.

Zehra ve Hakan diye bir evli çiftti. Gayet iyi kalpli insanlardı. Onlarla bir anlaşmaya vardık. Otelde kaldığımız sürece personel olarak çalışacaktık. Ben ve annem temizlik işlerinden sorumluyduk. Babam da otelin dışından sorumluydu. Metehan da getir götür işleri yapıyordu. Dayım da otelin gelir-gider işleriyle uğraşıyordu. Böylece otelden çok az miktarda para kazanıp, konaklama şansına sahiptik.

Bu Çelikler ailesiyle aramız her geçen gün daha da iyiye gidiyordu. Hatta bir ara bize izin günleri bile vermeye başlamıştı. Babam ve dayım Hakan Bey ile kırk yıllık dostmuşcasına samimiyet kurmuşlardı. Annem de Zehra Hanımla aynı şekilde dostluk kurmuştu. İşler o kadar ileriye gitmişti ki bizimkiler tekrar Konya'ya dönmekten vazgeçmişlerdi. Bende en azından Zehra Hanım'ın bebeği -hamiyledi o zamanlar- doğana kadar susuyordum. Onun üzülmesini istemiyordum.

Bize daima hâl hatır soran birini üzmek benim için çok kötü bir şeydi. Hâlâ öyledir aslında. Onlarla o kadar iyi geçiniyorduk ki bir gün birbirimize karşı düşman kesileceğimiz aklımın ucundan bile geçmezdi.

Soğuk bir perşembe gecesiydi. Rüzgar tüm şiddetiyle esiyordu. Benim odamın penceresi açıktı, dışarıyı seyrediyordum. Sonra aklıma Melike abla gelmişti. Onun ölümünden 5 ay geçmişti. Ama benim için acım hâlâ tazeydi. Eğer o gün Ferdinand onu yakalayamasaydı belki de bu otelde, bu odada, bu kanepeye birlikte oturuyor olurduk. Onu "ablam" olarak gördüğüm için sanki öz ablam gözlerimin önünde bir aslan tarafından parçalanmış gibi olmuştum. Bunun acısını çekerken kızarmış gözlerimden yanaklarıma birer damla yaş düştü. Sonra hıçkırıklar dönüştü bu yaşlar.

Beş dakika sonra omzumda bir el hissettim. Kafamı çevirdiğimde o elin sahibinin Zehra Hanım olduğunu gördüm. Beni teselli etmek için sarıldı. Ardından neden ağladığımı sormaya başladı:

-"Vercım, seni bu kadar üzen şey nedir? Eğer bu otelle ilgiliyse yeni çalışanlar alıp sizi çalıştırmadan da burada kalmanızı izin verebilirim."

-"Otelle bir alakası yok Zehra Hanım. Hatta bu otelde çok mutluyum, işlerde ağır değil zaten."

-"Peki sorun ne o zaman."

-"Sizinle alakalı bir şey değil, meraklanmayın."

-"Belki bir çözüm yolu bulabilirim. Nedir sorun Vera?"

-"İş işten geçeli 5 ay oldu."

-"Ne işi?"

-"Ablamın ölümünden 5 ay geçti."

-"Senin ablan mı vardı? Hiç bahsetmedin."

-"Öz değil. Ben onu "ablam" olarak kabullenmiştim."

-"Nasıl öldü?"

-"Bizim aslanımız tarafından öldü, onu parçaladı."

-"Sizin aslanınız mı vardı? Beni şaşırtıyorsun Vera."

Ayrıntıya gerek yok bu konuşmadan sonra Zehra Hanım'a olayı anlattım. Bana o kadar şaşırarak bakıyordu ki bir an olsun gözlerini üzerimden ayırmadı. Bu sefer bana Melike ablayla ilgili sorular sormaya başlamıştı.

-"İsmi neydi kızın?"

-"Melike."

-"Peki dış görünüşü? yaşı?"

-"Simsiyah saçları vardı, uzun boyluydu. Zayıftı ve kollarında çile benzer lekeler vardı. Ortalama yirmi dört-yirmi beş yaşlarındaydı. 4 sene orada yaşamıştı."

-"Peki o size Afrika'ya nasıl geldiğini anlattı mı?"

-"Evet, kardeşinin vasiyeti üzerine ailesiyle gelmiş."

-"Vera biliyor musun benimde kızım 4 sene önce Afrika'da o ormanda kaybolmuştu. Üstelik ismi Melikeydi ve 20 yaşındaydı."

-"Yani siz demek istiyorsunuz ki, Melike benim kızım."

-"Aynen öyle. Bizim bu kasabada bir düzen kurmamızın sebebi de "Belki Melikeyi bulabiliriz" umuduydu." Dedi ve sonra ekledi "Ama şimdi o umut da yok."

Hafifçe yağmaya başlayan yağmur artık bir tokat gibi yüzümüze vurmaya başlamıştı. İkimizde susmuştuk. Zehra Hanım ağlamaya başladı bende onu teselli etmeye çalışmaya başladım. Bu sefer eller değişmişti. Biraz daha ağladı ardından boğazını temizleyip anlatmaya başladı:

-"4 Sene önce küçük kızım Esra zatürreden ölmüştü. O zamanlar o kadar fakirdik ki kocamın yaptığı ahırda yaşamaya çalışıyorduk. Esrayı ne kadar sarıp sarmalasamda o küçük bedeni soğuğa daha fazla dayanamadı, günlerce yataktan çıkamadı. Komşulardan borç para alıp ilaçlarını aldığımız sırada çok geç olmuştu. Sanırım oda öleceğini anlayıp vasiyetini yazmıştı. Melike ilk vasiyeti okuduğu zaman içimden sadece "Ne olursa olsun kızımın son dileğini yerine getirmeliyim." diye düşündüm. Ama her şey o kadar imkansız görünüyordu ki bir annenin umutlarını yok edecek kadardı. Kocam o zamanlar hamaldı. O daha çok çalıştı, bende evde reçel yapıp satmaya başladım. Melike de okulu bırakmak zorunda kaldı. Zaten zar zor gidiyordu. Oda bir kafede çalışmaya başladı. 1 sene sonra ucuz bir helikopterle -diğerlerine göre ucuzdu yoksa bize göre baya pahalıydı- Parayı denk getirip ödedikten sonra Afrika yolculuğumuz başladı. Günler süren yolculukta onu bir battaniyeye sarılı bir şekilde kucağımda taşıdım. Onu o halde taşırken -ruhsuz- yüreğim her saniye tekrar parçalanıyordu. Afrika'ya indiğimizde eşimle mezar kazdık. Ardından Esra'yı gömüp dualar etmeye başladık. Yanımızda Melike de vardı. Oda dua ediyordu. Sonra biz tekrar vakit kaybetmeden helikoptere giderken Melike "Ben kardeşimin mezarına çiçek koyup geliyorum" dedi. Ben zaten kendimden geçmişim onun öyle dediğini bile hayal meyal hatırlar gibi oluyorum. Helikopter havalandı sonra. Kocam, önde pilotun yanında oturuyordu. Benimde gözlerim kendiliğinden kapanmış derin bir uykuya dalmıştım. Uyandığımda hâlâ gökyüzündeydik. Hava karanlıktı. Melike'ye "kızım üzerini ört" demek için kafamı dalgın dalgın yanıma çevirdim. Sonra Kelimenin yanımda olmadığını görünce kafayı yiyecek gibi olmuştum. Helikopterde çokta hareket etme şansım yoktu. Ama ben koşmak istiyordum. Melike'me koşmak istiyordum."

Bir an durdu, bu sefer daha coşkulu anlatmaya başladı:

-"Hemen "Hakan Melike yok!" dedim. Oda iyice yanına baktı ama yoktu kızımız. Geri dönmek istedik bu sefer pilot bu saatten sonra dönemeyeceğini söyledi. Tekrar eve dönüp ardından aynı ücrete tekrar gidebileceğini söyledi. O an o pilotu bayıltıp geri dönmek geldi içimden ama biraz durup düşününce ne hakanın nede benim helikopter kullanamadığımız aklıma gelmişti. Günlerce helikopterle yol aldık. Bacaklarım tutulmuştu, saçlarım birbirine karışmıştı hatta gözlerimde yaş kalmamıştı ama ben bunların farkında bile değildim. 1 sene içinde iki evladımdan da olmuştum. Esra'nın acısı geçmeden Melike'nin acısını yaşamaya başladık. Çok zor günler atlattık. Hemde çok zor."

Artık ağlaması biraz dinmişti. Koluyla gözlerini silip anlatmaya devam etti:

-"Sonra 1 sene daha para biriktirip tekrar aynı pilotla anlaştık. Ama bu sefer bize "Piyasa pahalılaştı teyze" diyip iki misli para istedi. Oda biliyordu başka çaremiz yoktu. Açıkçası piyasada ondan daha ucuz bir pilot da yoktu. Bu sefer parayı biriktirmek daha zor oldu. Melike yoktu çünkü onun kafede çalışarak kazandığı para babasının ve benim kazandığımız paraya denkti. Bizde Hakan'la şöyle bir şey düşündük. Sadece Afrika'ya gidiş parası verecektik. Sonra Melikeyi arayacatık ve Afrika'da yaşamaya başlayacaktık. Ama hayallerimiz suya düştü. Melikeyi bulamadık. Orada bir ağaç ev yaptık bir süre daha orada yaşadık ve nehri takip ederek bu kasabaya ulaştık. İlk başta hizmetçilik yapıyordum, Hakan da hamalcılık yapıyordu. Sonra bu oteli keşfettik. Bu otelin sahibiyle samimiyetimizi arttırdık. Ve o ölünce otel bizim üzerimize kaldı."

-"Sizin adınıza gerçekten çok üzüldüm. İnşallah karnınızdaki bebeği sağ sağlim dünyaya getireceksiniz."

-"O bebek benim tek umudum. Doktor bundan sonra bebeğim olmayacağını söyledi. Yaşlandım sayılır bende."

-"Hayır efendim hâlâ gençsiniz."

-"Teşekkür ederim Vera. Geç oldu. İyi geceler."

-"İyi geceler."

Zehra Hanım'ın Melike ablanın annesi olduğunu öğrendiğimden beri çok kötü hissediyordum. Az da olsa suç bizdeydi. Eğer işin başında biz o büyük hatayı yapmasaydık ne Melike abla ölecekti ne de biz bu adını hiçbir zaman öğrenemediğim kasaba olacaktık. Yüreğim bu yaşadıklarıma daha fazla dayanamıyordu. Daha fazla acı çeken insan görmek istemiyordum. Tek isteğim tekrar Konya'ya dönmekti. Ama annem, babam, kardeşim ve dayım bu cehennemde mutluyken bana söz düşer mi?

Yatağıma girdim. Ne kadar uyumaya çalışsam da Zehra Hanım'ın söyledikleri aklımdan çıkmıyordu. Beynimi esir alan bu konuşma bende şiddetli bir baş ağrısına sebep olmuştu.

Sabah uyandığımda başımda bir doktor ve annem vardı. Durumunun bu dereceye gelebileceğinden çok burada bir doktor bulunmasına şaşırmıştım. Her şeyi eksik olan bu kasaba doktor vardı! Bu iyi bir şeydi. Bana birkaç ağrı kesici yazıp gitti.

Ardından annem, ellerimi ellerine alıp bir süre başımı bir kediyi sever gibi okşadı. Sonra da bana ne olduğunu sordu:

-"Veracım, canım kızım ne oldu sana?"

-"Bilmiyorum anne. Sabah uyandım böyleyim."

-"Doktor biraz soğuk almış dedi. Gece odanda değil miydin sen?

-"Odamdaydım ama pencere açıktı. Yüzüme rüzgar vuruyordu. Sonra ben uyudum, pencereyi kapatmayı unutmuşum."

-"Ah kızım neden dikkatli olmuyorsun? Ayrıca bu şubat ayında saatlerce pencere mi açılır?"

-"Yaptım bir hata. Üstüme gelme anne. Uyumak istiyorum."

-"Peki, sen dinlen. Sonra tekrar geleceğim ama."

-"Tamam annecim."

Demek annemin daha hiçbir şeyden haberi yoktu. Zehra Hanım benim mi annemle konuşmamı istiyordu yoksa? Ben bu düşüncelere tam dalmışken Zehra Hanım girdi içeri.

Neşesi kaçmış, yüzü solmuş, gözlerinin altı uykusuzluğunu belli edecek kadar morarmış, göz bebekleri kıpkırmızydı. Açık kahve tonları saçları boynuna yapışmış, yüzünde sert yastığının izi çıkmış ve halsizlik almış başını gitmişti.

Sessizce yatağımın ucuna oturdu ve bir süre sanki beni büyülemek istermişcesine gözlerini gözlerime dikti. Onun o bakışları karşısında çok korkmuştum. Çünkü o benim gözümde her zaman neşeli ve iyi kalpli bir hanımdı. Daha fazla kendimi tutamayarak:

-"Hoşgeldiniz Zehra Hanım. Bir şey mi oldu?" Dedim.

-"Bir şey yok. İşler duruyor ve sen burada yatıyorsun! Ben size boşuna bakıyorum!"

-"Ama hastayım. Doktor dinlenmem gerektiğini söyledi ve ben halsiz hissediyorum."

-"Ben anlamam hastalıktan! Bugüne kadar hep idare ettim sizi. Ama artık yeter. Benimde işim gücüm var!" Sesi o kadar öfkeliydi ki bir an bağırmamak için kendini zor tuttu. Onun neden birden böylesine değiştiğini hemen anladım. Ve ona sakince:

-"Eğer dün konuştuğumuz konu yüzünden bana kötü davranıyorsanız haksızsınız Zehra Hanım. O konuda bizim bir suçumuz yoktu. Hatta Melike ablanın üzüntüsünü hâlâ yaşıyorum."

-"Vay be! Sen ne zeki kızmışsın öyle. Acıyı çektiğinizi hiç sanıyorum ama ben. Her zaman yüzünüz gülüyor, şakalar yapılıyor. Hiçbiriniz yasta değildiniz! Sadece dün biraz gözyaşı döktün diye sana inanacağımı sanıyorsan yanılıyorsun Vera!" Dedi ardından ekledi:

-"Şimdi kalk ve beni daha fazla yorma. Ben yatacağım. Öncelikle bana sıcak süt getir daha sonra 32 ve 20 numaralı odaların çarşaflarını yıkayıp temiz çarşaflar ser."

Hasta olduğumu bile bile böyle yapmasının sebebi dün ki olaydan kaynaklanıyordu kesin.

Yerimden kalkacak hâlim bile yokken buz gibi otelin içinde iş mi yapacaktım? Bu bir işkence stili. Soğuk işkence.

32. Odanın kirli çarsafını çıkartırken annem geldi.

-"Vera, sen yatmıyor musun?"

-"Görüyorsun anne. İş yapıyorum."

-"Zehra Hanım sana izin vermedi mi?"

-"Hayır, izin vermedi. Hatta bizzat odama kadar gelip bana işleri aksatmamam gerektiğini anlatıp "32. Ve 20. odaların çarşafını, temiz çarşaflarla değiştir" dedi."

-"Bu kadın hiç böyle yapmazdı. Sağlığa da çok dikkat eden biri. Nasıl olurda bu haldeyken sana iş verir?"

-"Bekle anne daha neler başımıza gelecek!"

-"Ne demek istiyorsun sen? Neler gelecekmiş başımıza? Vera?"

-"Zehra Hanım kim miş biliyor musun?"

-"Tabiki biliyorum, bu otelin sahibi."

-"Ah anne, onu sormuyorum. Zehra Hanım ve Hakan Bey Melike ablanın annesi ve babasıymış!"

-"Ne! Nasıl olur bu? Onlar Melike'yi nerden biliyor? Sen mi bahsettin? Neden böyle bir şey yaptın ki?"

-"Dün gece Melike abla gelmişti aklıma. Bende kendimi tutamayıp ağladım. Zehra Hanım da sesimi duyup geldi odaya. Ardından neden ağladığımı anlattım."

-"Peki Ferdinand'ın bizim aslanımız olduğunu söyledin mi?"

-"Tüm ayrıntıları anlattım anne. Ferdinand'ı eve aldığımızı bile."

-"Ne yaptın kızım sen?!"

-"Beni suçlamayı bırak ta, bu kadın bize düşman kesildi."

-"Kocası da şimdi düşman olmuştur. Birlikte işkence eder gibi kaldıramayacağımız şeyler yaşatırlar."

-"Neler olacağını bilmiyorum ama buradan kurtulmalıyız."

-"Olmaz Vera! Bu sefer nereye kaçacağız? Sinirleri geçince eskisi gibi oluruz."

-"Sanmıyorum ama neyse. Sen nasıl istersen öyle olsun anne."

Ben annemle odada konuşurken Zehra Hanım pat diye odaya girdi! Açıkçası bu girişe şaşırmamıştım. Çünkü daha çarşafını değiştirmem gereken bir oda daha vardı. Ve ben, durmuş annemle konuşuyordum.

Kehribar rengi gözleri dışarı fırlayacakmış gibi bize baktı öylece. Ardından odaya baktı. İşlerin hâlâ yapılmamış olması onu epeyce sinirlendirmişti. Biraz daha bizi ve odayı gözden geçirdikten sonra hafif titreyen elleriyle omuz hizasındaki siyah saçlarını arkaya atıp:

-"Sen hâlâ bu yatağın çarşafıyla mı uğraşıyorsun Vera!" Dedi.

Hızlıca yatağın çarşafını çıkarmaya çalışırken:

-"Merak etmeyin efendim, ben beş dakikaya kalmaz diğer odaya geçmiş olurum." Dedim.

Bunu söylerken normalde yumuşak olan sesimi daha bi yumuşatmaya çalışmıştım. Çünkü aynı anda kalmanın da gitmenin de bir yolu yoktu. Burası annem, babam,dayım ve Metehan'ın tek umuduydu. Beni soracaksan, dün gece kesmiştim o umudu.

Çünkü insanlar böyledir. Hatalı olsan da olmasan da onun gözünde "Hatalı" durumuna düştüğün an, elindeki tüm kozları kullanır. Sana acı çektirerek kendi acısının dinmesini umar. Oysaki bu ona acı veren şeyi daha çok hatırlamasını, hatta unutamamasını sağlar. Çünkü o zaman acıyı kendi gözleri önüne serer. Senden intikam aldığını sanırken, kendine eziyet eder. Sonuçta insan bu. Anlamışsındır.

Sinirden ellerinin titremesi artmıştı. Benim de öfkeyle karşılık vermemi bekliyordu. Eğer onun istediğini eline vermiş olsaydım. Bunu bahane olarak kullanıp, aramızın daha çok açılmasını sağlayacaktı. İşte o zaman "Hiçbir şeyim olmayan birine neden acıyayım ki?" diye düşünecekti. Onca anıyı unutmak kolay, asıl zor olan unutulmuş bir anıyı tekrar yaşama tehlikesi içinde olmak. Bu yüzden elinden geldiğince kendinden nefret ettirmeye çalışıyordu. Amacı bir daha eskisi kadar iyi olma ihtimalimizi öldürmekti.

Ama sana bir şey itiraf etmeliyim. Ben o ân Zehra Hanıma hiçbir şekilde kızamamıştım. Her şeyin acısına tahammül edecek kadar güçlü olan bu kadının da zayıf noktası "Evlat"tı. Evlat acısı diğer acılara benzemez. Kendi canından, kanından biri o. 9 ay karnında onun vahşice ölümünü öğrenmek için mi taşıdı sanki? Tabiki hayır! Anne yüreği intikam almak istediyse; ona istediğini verecektim. Zaten ben vermesem bile o söke söke alırdı. Hele o kişi Zehra Hanımsa!

Hâlâ elleri titreyen ve adeta kehribar rengi gözlerinden kırmızı ateş saçan kadının öfkesi dinmemişti. En ufak şeylere bile sinirlenmek, öfkesini delicesine birilerinin üzerine kusmak istiyordu elbette. Gözlerini bizden kaçırıp odayı süzmeye başladı. O odayı süzerken ben yatağın çarşafını çıkartmış hatta yeni çarşafı takmıştım bile. Tam odadan çıkacakken elleriyle kolumu sertçe tuttu. Ardından:

-"Diğer odayı boşver şimdi. Sen bana sade bir kahve yap. Diğer odayı annen yapsın. Sonra da pencereleri silsin. Nedir bu pencerelerin hâli! "

-"Peki efendim. Kahveyi odanıza mı götüreyim yoksa balkona mı?"

-"Ne salak kızsın sen Vera! Bu soğukta balkonda mı oturulur! Odama getireceksin kahveyi!"

-"Peki Zehra Hanım."

-"Ya da vazgeçtim, sen yapma. Onu da annen yapsın." Dedi.

Zehra Hanım, anneme karşı beslediği nefreti açıkça itiraf etmiş bulunmaktaydı. Bende odadan çıktıktan sonra hemen mutfağa gidip annemi beklemeye başladım. Yirmi dakika sonra annem geldi ve hiç konuşmadan sarı mutfak önlüğünü giyip kahve yapmaya koyuldu. Ama kahveyi yaparken söyleniyordu:

-"Ah şu pislik Zehra yok mu! Nasıl laflar etti bana bir bilsen! Neymiş ben çok yavaş iş yapıyormuşum. O benim kızımı hasta hasta çalıştırsın sonra gelip bana laf savursun! Kimlerle uğraşıyoruz böyle! Kalacak başka yer bulur bulmaz uzaklaşacağım bu soğuk cehennemden!"

-"Anne, yeter söylenme."

-"Neden? Zehra Hanımcın mı duyar?!"

-"Onu daha fazla sinirlendireceksin böyle."

-"Tamam söylenmiyorum ama bu bize haksızlık değil mi Vera? Melike'yi biz mi öldürdük? Nasıl bir hata yaptım da o gün Fatih'ı arayıp bizi bu cehenneme getirmesini söyledim!"

-"Cehennem diyip durmasana."

-"Ama öyle Vera. Doğru söylüyorsun aslında burası cehennem değil, sadece bize özel cehennem. Bizim cehennemimiz!"

-"Bunları kafaya takmayarak gayet iyi geçinirsin burada aslında."

-"Kafaya takmamak ne mümkün? İnsanı şirazesinden çıkarıyor bu kadın! Oysa birkaç gün öncesine kadar ne kadar da çok severdim onu, canını sıkmazdım asla. Hatta biliyor musun Vera bana "Ahiretlik Arkadaşım" demişti. Daha düne kadar dostun olan kişi bugün düşmanın oluyorsa bu dünya normal değildir."

-"Haklısın anne, bana da çok iyi davranıyordu. Ama hiç Melike abladan veya Esra'dan bahsetmemişti. Sadece karnındaki son umudundan bahsetmişti."

-"Son umudu batsın onun!"

-"Daha doğmamış bebeğin ne suçu var anne? Deme öyle şeyler."

-"O Zehra denen kadının çocuğu ya bu! Her şey beklenir Çelikler'den -soyadları-. Bunlar şeytana pabucunu ters giydirir vallahi!"

-"Abartma anne. Altı üstü sana 1 gündür hatta yarım gündür kötü davrandı. Siniri geçince özür bile diler. Sen kendini düşürme."

-"Sinir değil bu. Bilirim ben evlat acısını. Daha 3 sene evvel kardeşini düşürmüştüm. Nasıl yandı canım bilmezsin sen."

Annem, Zehra Hanım'ın kahvesini pişirmeyi bitirince yüzünü ekşiterek kahveyi fincana doldurdu. Ardından:

-"Kahve soğumadan götüreyim. Bu kadına bahane vermem asla" dedi umursamazca.

Aileler arası gergin günler öylece geçip giderken, her gün yepyeni sinir krizi çeşitleri keşfediyorduk. İki tarafta öfkesinden gözü dönmüş gibiydi. Bir saç başa girmediğimiz kalmıştı.

Ama tüm bunlara rağmen Zehra Hanım hâlâ bizi otelden atmamıştı. Kocası Hakan Bey'de bize karşı pek iyimser davranmıyordu. Ne istese elini masaya sertçe vurarak istiyordu. Âdeta "maço" patron olmaya başlamıştı. Zehra Hanım ona bu durumu anlatırken bizi ne kadar kötülediyse artık elinden gelse gece odalarımıza gelip bizi şişleyecek öfkeye ve nefrete sahipti.

Bu arada odalarımız demişken otelin en kötü, en küçük odalarını bize vermişlerdi. Bu olaydan önce en güzel odalarında kalıyorduk oysaki. Şimdi rutubetten, örümcek ağına kadar her türlü mikrop vardı.

İnanmazsın ama bir keresinde bizim odalarımıza hamam böceği koymuştu. Hayır yani hiç mi üşenmedi! Bizde yapacak bir şey olmadığı için böceklerle uyumuştuk. Onları yok etmek çok zor olmuştu. Ne doğru düzgün temizlik malzemesini kullandırtıyordu ne de elektrikli süpürge kullandırıyordu. Annem de bu duruma dayanamayıp sokağa çıktı ve milletten elektrikli süpürge dilendi resmen. Neyseki yaşlı bir kadın verdi ona süpürgesini. Öyle daha hızlı bitirdik böcek işini. Ama bu sefer de Zehra Hanım öfkeden çıldıracak gibi olmuştu. Annemin dışarıdan elektirili süpürge getirdiğimizi öğrenince bize 3 gün yemek vermedi. Suyla doyuruyorduk karnımızı. En çokta Metehan'a üzülmüştüm. Onun metebolizması bizimkine göre daha hızlı çalıştığı için halsizlik erken çökmüştü üzerine. Bir de inanmazsın ama kimseyi hastaneye göndermiyordu Hakan Bey! "Kendi başınızın çaresine bakın, ormanda nasıl baktıysanız öyle bakın." Diyordu.

Annem haklıydı aslında bunlar insanı çıldırtırdı. Bu kadarı da fazlaydı çünkü. Bu karı koca işi abartıp geceleri oyalanmayalım diye ışıkları erkenden kapatatırır ve adeta nöbet tutar gibi kimin odasındaki -müşteriler hariç- ışıklar açılırsa, aniden odaya girer ve fırça çekerlerdi. Ardından bazı acımasız cezalar verirlerdi.

İşler iyice ileri gidince bizimkiler de artık onlara karşı planlar kurmaya başladı. Sanki otel onların -Çelikler ailesinin- değilmiş, bizim de kovulma tehlikemiz yokmuş gibi davranmaları bana hiç de doğru gelmiyordu.

Ama şöyle bir gerçek var ki; bizimkiler de onlara karşılık verince artık Zehra Hanım ve Hakan Bey bu durumdan zevk almaya başlamıştı. Kavga etmek, bağırmak, aşağılamak, emir vermek... bunlar artık onun ve kocasının vazgeçilmez huylarıydı. Kavga etmediğimiz her dakika bize laf vurup -durduk yere- tartışma konuları açmaya çalışıyordu. Annem ve dayımın da onlardan aşağı kalır bir yanları yoktu açıkçası. O melek gibi kadın -annem- adeta sürekli pusuda bekleyen, geceleri uyumayıp Zehra Hanım'ı ve Hakan Bey'i daha fazla nasıl sinirlendireceğini düşünür olmuştu. Dayım ise koca karı gibi çekirdek çitleyerek bile laf savurur olmuştu. Sesler biraz yükselince hemen çirkefleşir ve sanki anasına bacısına sövmüşler gibi saldırmaya çalışır gibi yapardı. Ama kimse kimseye vurma cesareti gösteremezdi. Dayım lafar olmasa da babam da aynı şekilde davranıyordu.

Yazarın diğer paylaşımları;
Sözümoki Mutlaka Bilinmesi Gerekenler
Dünya bir illüzyon olabilir mi? Bu kanıyı destekleyebilecek teorin var mı?