Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
20 Ekim 2019, Pazar 09:48 · 100 Okunma
KAYIP DUYGULAR 1 - Sözümoki

KAYIP DUYGULAR 1


Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar bir çok konuşmasında şu cümleyi kullanır: “Hız ve haz çağındayız.” Bu yazımı bu önemli cümleden ilham alarak yazmak istedim.
Kemal hoca çok önemli bir konuya değiniyor. O kadar hızlı, o kadar haz odaklı yaşıyoruz ki bir çok değeri kaybettiğimizin farkında bile değiliz.
Arkadaşlarla da bir araya gelince bu konulardan bahsederiz genellikle. Bizim çocukluğumuzda, içinde 24 ya da 36 pozluk film olan fotoğraf makineleri vardı (yani bunlar en son bizim dönemimizde görüldü bir daha da gören olmadı.) Bir kare fotoğraf için dakikalarca nasıl poz vereceğimizi bilemezdik.
Çünkü o pozun çok büyük önemi vardı. Bir kere çekinme hakkımız olduğu için en iyisini tek seferde yakalamak zorundaydık. Pozu veren de çeken de büyük önem gösterirdi. Bu fotoğrafı ne zaman göreceğimiz ise Allah kerimdi. 24 ya da 36 pozun dolması aylar sürerdi. Film dolduğunda ise makineyi fotoğrafçıya götürür ve kaç gün sonra çıkacağını sorarak büyük bir heyecan ve sabırla beklerdik fotoğraflarımızı.
İçinde fotoğraflarımızın olduğu sarı zarfı elime aldığımdaki mutluluk ve heyecanımı hâlâ hatırlarım. Dijital fotoğraf makinelerinin ve akabinde akıllı telefonların elimize geçmesi ise bu duygumuzu tarihin derinliklerine gömmüş bulunuyoruz.
İlk dijital fotoğraf makinemi aldığım gün geldi aklıma. Eve gelip pillerini takar takmaz artarda o kadar çok fotoğraf çekmiştim ki! Hem de çektiklerimi anında görebiliyor, beğenmediklerimi siliyor, hemen daha güzelini çekiyordum. Hiç bıkmam dediğim makineme bir kaç ay sonra bıkmıştım bile. Mutluluk ve heyecan duygularını hızlı bir şekilde yaşayıp tükettiğim için başka arayışlara girmiştim. Onu satıp yarı profesyonel fotoğraf makinemi aldım. Geniş ekranlı, yüksek çözünürlüklü akıllı telefonum olunca onu da sattım. Çünkü artık bir telefon bir çok işe yarıyordu.
Geçenlerde bir arkadaşımla bu konular üzerine derin sohbete daldık. Mektuplardan, filmli fotoğraf makinelerinden, radyodan bahsettik. Eve gidince aklıma güzel bir fikir geldi. Arkadaşıma sürpriz yaparak mektup yazıp göndermek istedim. Aynı ilçede yaşıyorduk ama bu el emeğinin, nostaljinin manevî bir önemi olacaktı bizim için.
Kırtasiyeye gittim; iki tane büyük boy saman kağıdı aldım. A4' ten biraz daha büyük olacak şekilde katlayıp kestim. Yazarken yamuk olmasın diye her sayfaya cetvelle çizgiler çektim. Kağıtların kenarlarını kibritle hafif yaktım. Tahtadan yapılmış hat kalemiyle mürekkep şişesine banarak mektubumu yazdım.
Kolay olmamıştı ama ortaya çok özgün, her yanında el emeği olan bir şey çıkmıştı. Mektubumu büyük sarı zarfa koyarak, büyük bir heyecanla postaneye götürdüm. Postane görevlisi gönderimi ne şekilde yollamak istediğimi sordu. “Mektup olarak göndermek istiyorum” dedim. Kadın yabancı bir şey duymuş gibi yüzüme bir süre baktı kaldı. “Taahhütlü mü olsun?” dedi “Yok hayır eskiden olduğu gibi mektup şeklinde gönderilsin” dedim. Kadın “Peki!” diyerek mektubumu aldı.
Bana ilginç gelen şu olmuştu. Postacılar bile artık mektubun ne olduğunu unutmuşlardı. Çünkü artık her gönderi çok hızlı bir şekilde gönderiliyordu.
Ben heyecanla, arkadaşımdan telefon beklemeye başladım. Mektup adrese çabuk ulaşırdı, nasıl olsa postane ve arkadaşımın evi aynı mahalle içindeydi. Aradan üç gün geçti hala telefon gelmedi. En sonunda dayanamayıp arkadaşımı aradım. Kendisinde mektup gönderdiğimi, mektubun ulaşıp ulaşamadığını sordum; arkadaşım bir mektup almadığını söyledi.
“Allah Allah üç gün oldu nasıl ulaşmaz!” deyip postaneyi aradım. Postaneci: “Mektup olarak gönderdiyseniz çabuk ulaşmaz“ cevabını verdi.
Ve nihayet aradan tam iki hafta geçti. Büyük bir emekle ve heyecanla hazırladığım mektuptan artık umudu kesmeye başlamıştım. “Mektup olduğu için önemsenmedi, bir kenarda kaldı herhalde” diye düşünerek postaneye gittim.
Görevliye postacı ile görüşmek istediğimi söyledim, beni gönderilerin hazırlandığı arka tarafa yönlendirdi. Bir kişi beni alıp bir kaç kapıdan geçirerek daha da geriye götürdü. Büyük bir oda ve her yerde zarflar vardı. Her gelen postacı, görevli olduğu mahallenin zarflarını hazırlıyordu. Bana şaşkınlıkla bakarak “Buyurun hanfendi” dediler. “Hamidiye mahallesinin postacısı ile görüşebilir miyim?” dedim, bir tanesi “Buyurun benim" dedi.
“Beyefendi, tam iki hafta önce arkadaşıma mektup gönderdim, şurada bir kaç ev ötede olduğu halde hala ulaşmamış. Sebebini öğrenebilir miyim?” dedim. Postacı “Hani şu büyük sarı zarflı mektup mu?” dedi. Mektubum postanede o kadar meşhur olmuştu ki artık onu bilmeyen yoktu. Dün mektubu adresine ulaştırdıklarını söylediler. Teşekkür edip postaneden ayrıldım.
İki haftalık uzun bir maceradan sonra nihayet mektup sahibine ulamıştı. Daha sonra arkadaş ile konuştuğumuzda ne kadar sabırsız ve aceleci hale geldiğimizi düşündük. Eskiden bir mektubun günlerce değil, haftalarca belki aylarca beklendiğini; ama heyecanın, sabrın ve mutlulukların daha uzun ve kalıcı olduğunu konuştuk...
Devamı gelecek...


Facebook'ta Paylaş
Twitter'da Paylaş
2 kişi beğendi ·
Yazarın diğer paylaşımları;
Kendinden 10 üzerinden kaç puan memnunsun?