Bir avuç toprak gibiydim,
ellerine aldılar,
sıcak nefesleriyle yoğurdular,
“Sen bizimsin” dediler.
Menfaatin ırmağı akarken
köprüler kurdular ayaklarıma,
adımı balla yazdılar dudaklarına,
gölgemle bile övündüler.
Ama ne zaman kurudu o ırmak,
ne zaman bitti o ballı kelimeler…
Gölgeler birden uzadı,
karanlıkta birer bıçak oldular.
Hepsi birbirine benzer nankörler;
aynı boş bakış, aynı soğuk ses:
“Sen ne yaptın ki?”
Oysa ben,
göğsümdeki son koru bile
onların donmuş ellerine vermiştim.
Kendi bahçemde susuz kaldım,
onların çiçeklerini suladım.
Şimdi rüzgâr eserken adımı,
yapraklar bile utanıyor benden.
Çünkü nankörlük,
en eski yaradır insanda;
kapanmaz,
sadece kanı başka bir kalbe akar.
Ey insan,
verdiğin her şeyi
bir gün geri isteme.
Çünkü nankör,
aldığını değil,
veremediğini unutur.
Ve sen,
o unutuşun ortasında
yine de susarsın…
Çünkü bazı acılar
sadece derinliğinde güzel olur.
Bir daha da
hiç kimseye
“ben” deme…
Sadece
“vardım” de.
Geri kalanını
zaman,
o nankörlerin yüzüne
bir gün
nasıl olsa vurur.