O gün…
Hayatımın en uzun, en karanlık, en darmadağın günüydü.
Telefon çaldığında saat 10’du.
Ama benim içime çöken karanlık, gecenin en siyah anı gibiydi.
Sanki dünya, güneşi sonsuza kadar kapatmıştı.
Sanki bir perde çekilmişti kalbime, ruhuma, nefesime.
O an hiçbir şey net değildi.
Sesler boğuk, kelimeler bulanık, dünya donuktu.
Tek bir cümle vardı:
“Hastaneye gelir misiniz?”
Bacaklarım titredi.
Ellerim buz gibi oldu.
Gözlerim bir noktaya çivilendi.
Ama içimde tuhaf bir umut hâlâ konuşuyordu:
“Bir yanlışlık olmuştur.
Bir şey olmuştur ama çok kötü değildir.
Babam beni bekliyordur…”
İnsan işte…
Kalbi gerçekleri beyninden daha geç kabul ediyor.
Yola çıktım.
Ama o yol var ya…
O yol sanki ömrümün tamamına uzanıyordu.
Dakikalar saat oldu, metreler kilometre oldu.
Her adımda içimdeki sancı büyüdü.
Bir yerde durup ağlamak istedim ama yapamadım.
Sanki ağlarsam her şey kesinleşecekmiş gibi…
Hastanenin kapısından içeri girdiğimde dünya sessizleşti.
Kalbim öyle bir çarptı ki kulaklarım uğuldadı.
Sanki içimdeki bütün organlar birbirine çarpıyordu.
Ve o an…
O bakış…
O yüz…
O sessizlik…
Her şeyi anlatıyordu.
Kimsenin “başın sağ olsun” demesine gerek yoktu.
O cümlenin acısı gözlerinden okunuyordu insanların.
Dizlerimin bağı çözüldü.
İçimden bir şey koptu, yere düştü, paramparça oldu.
Sanki göğsümden bir ateş çıktı, boğazıma tıkandı.
Ben o gün ilk kez gerçekten kimsesiz olduğumu hissettim.
Etrafım kalabalıktı…
Ama benim dünyamda kimse yoktu.
Sesler vardı ama kelimeler yoktu.
İnsanlar vardı ama ben yoktum.
Babam yoktu.
Kelimelerin en ağır hâli bu:
Yokluk.
İnsan bir babanın yokluğunu beyninde anlamıyor…
Kalbinde hissediyor.
Çöküş, çığlık, sızı, hepsi aynı anda geliyor.
O gün toprağa düşen sadece beden değildi.
Benim güvenim, çocuk tarafım, sırtımı dayadığım duvar, içimdeki sıcaklık…
Hepsi o anda çöküyordu.
Bir yanım hâlâ umut ediyordu:
“Belki yanlış gördüm…
Belki birazdan gözlerini açacak…”
Ama gerçek insanın içini öyle bir yırtıyor ki…
Kabullenmek bile acı veriyor.
O ilk gün…
Hayat beni dizlerimin üstüne çöktürdü.
Ama beni yeniden kaldıran şey tek bir duyguydu:
Babamın bana bıraktığı duruş.
Sanki şöyle diyordu içimden:
“Kızım…
Ben yokum ama sen dayan.
Ben gittim ama sen dimdik kal.
Benim yetiştirdiğim kız böyle yıkılmaz.”
Ama o gün yıkıldım baba.
Hem de öyle bir yıkıldım ki…
Parçalarımı toplamam aylar sürdü.
Hâlâ eksik yerlerim var.
O gün ben sadece babamı kaybetmedim…
İçimdeki güvenin, huzurun, dünyanın en temiz yanının kapısı da kapandı.
Ve dünya benim için bir daha hiç aynı olmadı.