1. Görüş — “Ölüm, yaşamın kaçınılmaz amacıdır.”
İnsan doğduğu andan itibaren aslında ölüme doğru yürümeye başlar. Aldığımız her nefes, bizi biraz daha sona yaklaştırır. Çocukluk gençliğe, gençlik yaşlılığa, yaşlılık ise ölüme dönüşür.
Bu açıdan bakarsak, hayat dediğimiz şey belki de ölümle tamamlanan bir yolculuktur.
İnsan yaşar, sever, kaybeder, kazanır, mücadele eder, yorulur ve sonunda ölür.
Peki bütün bunların anlamı nedir?
Belki de anlam, sonun kaçınılmaz olmasına rağmen nasıl yaşadığımızdadır.
2. Görüş — “Hayır, insan ölmek için değil, yaşamak için yaşar.”
Ölüm hayatın amacı olamaz.
Çünkü amaç, ulaşılmak istenen şeydir. Ölüm ise insanın seçerek ulaştığı bir hedef değil, yaşamın doğal sonucudur.
Bir ağacın büyümesinin amacı devrilmek değildir.
Bir çocuğun büyümesinin amacı yaşlanmak değildir.
Bir insanın sevmesinin amacı ayrılmak değildir.
Ama hepsi bunların gerçekleşeceğini bilerek devam eder.
O halde belki de yanlış soru şudur:
“Ölmek için neden yaşıyoruz?”
Asıl soru belki de:
“Öleceğimizi bildiğimiz halde nasıl yaşamalıyız?”
Asıl çelişki burada başlıyor.
Eğer ölüm olmasaydı, hayatın değeri aynı olur muydu?
Bir gün biteceğini bilmediğimiz bir hayatı sonsuza kadar erteleyebilirdik.
“Bugün değil, yarın.”
“Sonra söylerim.”
“Sonra severim.”
“Sonra barışırım.”
“Sonra hayalimi gerçekleştiririm.”
Ama ölüm bize sürekli şunu hatırlatır:
“Sonra diye bir zamanın garantisi yok.”
Belki de ölümün hayata kattığı en büyük anlam budur.
Peki ölümden sonra ne kalır?
İşte burada tartışma daha da derinleşiyor.
İnsan öldüğünde malı kalır.
Evi kalır.
Parası kalır.
Unvanı kalır.
Ama bunların hiçbiri insanın kendisi değildir.
Geriye bıraktığı iyilikler, insanların kalbinde bıraktığı izler, söylediği güzel sözler ve dokunduğu hayatlar kalır.
Belki insanın gerçek ömrü, kalbinin attığı yıllardan daha uzun değildir.
Ama bıraktığı iz, bazen kendisinden çok daha uzun yaşayabilir.
Bu yüzden belki de mesele kaç yıl yaşadığımız değil, yaşadığımız yıllara ne bıraktığımızdır.
Ve şimdi tartışmanın en zor sorusuna gelelim:
Eğer sonunda hepimiz öleceksek, bütün mücadelemizin ne anlamı var?
Belki cevap şudur:
Bir kitabın son sayfası olduğu için ilk sayfasını okumaktan vazgeçmiyoruz.
Bir şarkının biteceğini bildiğimiz halde onu dinliyoruz.
Bir gün sona ereceğini bildiğimiz halde seviyoruz.
Çünkü bir şeyin bitecek olması, onun yaşanmaya değmediği anlamına gelmez.
Tam tersine…
Belki de sonlu olduğu için değerlidir.
Bu yüzden ben soruyu şöyle değiştirmek isterdim:
“Ölmek için neden yaşamalıyız?” değil;
“Öleceğimizi bildiğimiz halde, nasıl bir hayat yaşamaya değer?”
Çünkü sonunda herkes ölür.
Ama herkes gerçekten yaşamış olmaz.