Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
Orenda 21 Gün - Sözümoki
31 Ocak 2022, Pazartesi 22:12 · 83 Okunma

Orenda '21 Gün'

14. Bölüm ~ Unutulan Anılar

Duyguları üzüntü ve mutluluk sınırı içerisinde tutmanın yanında bir de tam tersi hiç duyguları tadamamak nasıl hissettirir iyi biliyordu genç kadın. Kendisini kandırmak en ez diğerlerini kandırmak kadar kolaydı çoğu zaman. Bir şeyleri geride bırakmış, her şeyin güzel olduğunu kendine bile inandırmıştı bu yüzden.

Bilinçaltının sahibi o kız çocuğu bunu asla kabul etmeyip bir gün gerçek yüzünü ortaya çıkardığında hayatında şans eseri yoluna koyduğu şeyler bile tepetaklak olmuştu.

Mavi'nin ailesinden sonra en büyük şanssızlığı da buydu. Buna rağmen her zaman pozitif kalmaya çalışmak çok yorucu geliyordu artık.

"Sana daha önce ağır olduğunu söyleyen oldu mu?" Kollarındaki adamdan huysuz mırıltılar duyunca bakışlarını ileriye sabitledi. "Hayır, neden?" diye alayla sordu belindeki sızıya inat gülerken.

"Kollarımı hissetmiyorum." Yüzünü buruşturduğunda kadının bacaklarında olan ellerini kendine doğru çekti. "Yürüyemez misin?" Mavi, yerinde zıplarken hissettiği sızıyla inledi. "Hayır, ne münasebet."

"Düzgün konuşacak mısın benimle? Atarım seni buradan aşağıya!" Adamın ciddi tutmaya çalıştığı bakışlarına kaşlarını çattı Mavi. "Hele bir at da göreyim seni."

"Atamaz mıyım sanıyorsun?"

"Aslında ne var biliyor musun... At gitsin, en azından çok acı hissetmeden ölür giderim."

Atlas'da onun gibi kaşlarını çattı. "Nasıl yani?"

"İndir beni." diye elini yere doğru sarkıtırken Atlas'ın desteğiyle ayakları üstünde rahatsız bir pozisyon aldı. "İçimden bir ses daha fazla ceset göreceğiz diyor. Onlardan biri olmak istemiyorum, acı çekerek ölmüş gibi görünüyorlar öyle değil mi?"

Atlas onu onaylar gibi başını salladığında yüzüne vuran serte rüzgarla burun kıvırdı. "Evet fazlasıyla acı çekmiş olmalılar. Bedenleri resmen parçalanmış gibiydi."

"Acı çekmek istemiyorum." Derin bir nefes aldı. "Bunu Haneul'un yaptığını onlara söylediğimizde bize inanacaklar mi sence?"

"Neden inanmasınlar?"

"Personeller bizim yaptığımızda şüpheleniyorken bize inanacakları pek mantıklı gelmiyor. Ne de olsa onlarda bizimle birlikle geldi buraya."

"Aralarında birbirini kışkırtan olmazsa anlayacaklardır." Adam dağılmış saçlarını kurcaladı. "Hem biz Haneul onları bulmadan oraya varırsak kimseye bir şey olmadan buradan kurtuluruz."

Mavi sevimsiz bir bakışlar uçurumun kıyısındaki büyük kayalara baktı. Buraya kadar ne için gelmişlerdi onu bile unutmuştu şu kısacık sürede. Birkaç saat sonra olay üzerinden neredeyse bir gün geçmiş olacaktı ve henüz bunları yapanın kim olduğunu bile öğrenememişlerdi. Üstüne cesetlerin hali onu fazlasıyla korkutmuştu. "Egemen ve Vedat ne olacak?"

Atlas'ın dudakları alayla kıvrıldı. "Yağmurdan kaçarken doluya tutulduklarını fark etmezler umarım." Vücuduna vuran rüzgarla titrediğini hissettiğinde birkaç adım geriye gitti. "Onları bulmak için uğraşmak aptallık olur."

Mavi de karşısındaki adam gibi titrediğinde tepelerine vuran güneşin etkisizliğine lanet okudu. Burası tropikal bir ada sayılmazdı ama çok daha sıcak olması gerekmiyor muydu?

Her ikisi de bir süre sessiz kalırken Atlas dizleri üstüne çöktü. Mavi'yi taşımak onu fazlasıyla yormuştu. Genç kadın onun kendisi yüzünden yorgun düşen bedenine sessizliğini koruyarak baktı uzunca. Bakışları önce saçlarında dolaştı. Güneş onun saçlarının tonunu birkaç ton daha açmış gibiydi. Nitekim onu ilk gördüğünde daha koyu tonlardaydı. İnce telli saçları, parmaklarını aralarına soktuğunda kaybedeceği kadar da uzundu. Bir süre ifadesizce Atlas'ın saçlarına bakakaldığında adamın başını kaldırmasıyla göz göze geldiler.

Mavi onun başını kaldırışına irkilerek tepki verdiğinde gözlerini onunkilerden çekme cesareti gösteremedi. Atlas'ın cam gibi parıldayan yeşil gözleri Mavi'nin alacalarında sessizce oyalandı bir süre. Genç kadın ise adamın durgun bakışlarıyla kendini üşürken bir anda ateşin başında bulmuş gibi hissetmişti o an. Hiç bu kadar sakin bir an yaşamamış birbirlerine bu kadar uzun süre bakmamışlardı.

Adam daha önce bu gözlere bu kadar detaylı bakmadığı için öfkelendi kendine. Karşısındaki kadın özenle çizilmiş bir portre gibiydi. Çillerile süslediği mavi gözleri ve o mükemmel iz onu farklı kılan en güzel fiziksel özelliği diye düşündü Atlas.

Bu kadının cesareti o bakışlar ardındaki acının eseriydi. Hiçbir ressamın çizemeyeceği gözleri geçmişinin gölgesini taşıyordu.

Kendine gelip alayla konuşan ilk Mavi olmuştu. "Ne o? Gözlerim seni de büyüledi sanırım." derken onun yanına oturdu.

Adamda onun gibi güldü. "Güzel gözlerin var, ne diyebilirim ki? İncelememek elde değil."

Mavi başını öne düşürürken gülümsememek için dudaklarını birbirine bastırdı. Şuan bulundukları ortam böyle bir konuyu konuşmak için hiç uygun değildi ve Atlas burada bunları söyleyecek son kişiydi bu yüzden cevap vermedi. Sürekli iltifat eden birine benzemiyordu ve Mavi bunu söylediğine pişman olsun istememişti.

Aralarında bir süre sessizlik sürerken Mavi belini acısının azalması için hareket etmemeye dikkat ederek dimdik oturmuştu kadın. Bir an önce otele dönmeleri gerekiyordu ve onun bu haline onları yavaşlatıyordu.

"İyi misin?" diye sordu Atlas kadının yüzünü görmek adına dizlerine doğru eğilirken.

"Evet, sanırım." Gözlerini ovuşturdu huzursuzca. "Yürüyebilirim, bir an önce otele dönelim." diye yerinden kalkmaya yeltendiğinde kolunda hissettiği destekle işi kolaylaştı. Üstü kapalı bi' "Sağol." ardından tekrar kıyıya doğru adımladı.

"Alaca!" Arkasından duyduğu tok sesle Atlas'a döndü. "Ne oldu?" dedi onun gibi bağırırken. Artan dalga sesleri birbirlerinden uzaklaştıkça adeta büyük bir ses duvarı örüyordu.

"Buraya çıkmamız delilikti, birimiz daha zarar görmeden ormana inelim." Atlas buraya çıkarken gayet mantıklı bir harekette bulunduğunu düşünüyordu fakat rüzgarı hiç hesaba katmamış olması aptallıktı. Mavi olmasa kendisi için bir sorun teşkilde etmiyordu ama tekrar bir şekilde yaralanmasına göz yumamazdı.

Mavi hissettiği büyük rahatlamayla onu onaylarken tekrar geldiği yoldan Atlas'ın yanına ilerledi. Onun desteğiyle küçük bir tepecik aştıklarından kısmende olsa tekrar ormanın sessizliğine kavuşmuşlardı. Kadın derin derin nefesler alıp verirken aklının açıldığını hissetti. Falez kıyısında rüzgar onu fazla çarpmıştı ve uykusuzluğun verdiği etkiyle aptallaştırmıştı. Hatta her an kafasını koyduğu yere uyuyabilir durumdaydı.

Atlas da ondan farksız bir haldeydi ama dirençli bedeni bunu gizlemekte epey ustaydı. Yaptığı sporlar sadece kaslarına sahip olmasına yaramamış aynı zamanda dinç bir bünyeyi ona hediye etmişti.

İkili bir süre yavaş adımlarla ilerlemiş ardından çok sürmeden hızlı tempoya geçmişlerdi. Bir an önce olanı biteni anlatmak ve biraz olsun dinlenmek istiyorlardı. Saatler önce çizdikleri daireler bir hiç uğrunayken birde Haneul'un onları kovalaması ardından karşı ormana geçmişlerdi. Belki de otelden kilometrelerce uzaktaydılar.

Üstelik henüz bir çit veya tel örgü tarzı bir şeye de rastlamamışlardı. Mavi her bir geniş gövdeli ağaç geçişi ardından sanki ileride bir tel örgüye rastalayacakmış gibi hevesli ilerliyordu.

"Atlas..." dedi ileriye dikmiş bakışlarını kıpırdatmazken. "Bu ormana geçmek neden yasak sence?" Buraya geldiğinden beri kafasını kurcalayan şeyleri başında bu orman geliyordu ama sürekli sözünü açmak ve dikkat çekmek istemiyordu. Üstelik geçen gün müdürle yedikleri yemekte bu konunun Üstü bir güzel kapatılmıştı, hemde yanındaki adam tarafından.

Adam bir süre ses çıkarmazken Mavi'nin bakışları ona döndü. Adamın gözleri yerde, toprak zemini eşeliyor gibi bakıyordu. "Müdür kurcalamamamızı söylediyse öyle yapmalıyız Mavi, bu konuyu tekrar tekrar açmamalısın." Atlas'ın bu konudaki ketum tavrı Mavi tekrar daha çok merak sürüklesede sessiz kaldı. Ondan bir cevap alamayacağını düşünmeliydi.

Aralarında bir süre sessizlik devam ederken Atlas etrafına daha detaylı gözlerle bakmaya başladı. "Otelin ormanında geldik sanırım." dedi dudak bükerken.

"Ne? Nasıl?" Mavi ona inanamıyormuş gibi baktı. "Ama çitleri geçmedik."

"Sanırım kıyıya yaklaşayan yerlerde tel örgü yok. Ya da biz bir boşluktan geçtik tekrar." Sinir bozucu bir gülümsemeyle karşısındaki kadına baktı.

"Kendini zeki sayıyor olabilirsin ama aptalsın biliyorsun değil mi?"

"Ah tatlım... Sandığından daha akıllı olduğumu anlayacaksın zamanla. Bu tavrını anlıyorum, kıskanıyorsun."

"Ben mi seni kıskanıyorum?" Alayla güldü kadın. "Neden kıskanayım?"

"Kendinden daha dikkat çekici biriyle karşılaşmamıştın da ondan."

"Ben dikkat çekici deği-..." Bir anda sessizliğe büründü düşünür gibi. "Ben dikkat çekici biri miyim?"

Atlas başını iki yana sallayıp güldü. "Bana aptal dediğin için pişman olduğun an işte bu an olmalı." dedi ve arkasını dönerek ilerlemeye başladı.

Mavi hırsla arkasından ilerlerken bağırıyordu. "Sen hem bana iltifat edip hem kendini nasıl yücelttin manyak herif!"

◇◇◇

"Birazdan geleceklerdir lütfen oturun yerinize." Miles'ın sayamadığı kaçıncı uyarısı yine kimseyi etkilemezken Serdar bir köşede sakinleşmeye çalışıyor ortalığı karıştırmamak adına derin derin nefesler alıyordu. Sinirlenmesine ramak kalmıştı ve bu insanları bastırmak artık zorlaşıyordu.

Arkadan tok bir erkek sesi duyuldu. "Kaç saattir bizi burada zorla tutuyorsunuz. Hepimizin kişisel ihtiyaçları var daha ne kadar bekleyeceğiz. Bizi oylamayı bırakın artık. Kimsenin geleceği yok biliyoruz." Saatlerdir Sevinç'in laflarıyla şikayetlenen adamın artık sabrının son demlerindeydi. Zaman geçtikçe Serdar ve diğerlerinin kendi aralarında fısıldaşmaları artmış ve bu şimdiye kadar sessizliğini koruyaran Yiğit'in, Sevinç'e hak vermesine sebep olmuştu.

Saatlerdir rahatsız ortamda kafalarında binbir senaryo kurmaları yetmezmiş gibi birde kendi gözleriyle görmedikleri bir olaydan saklanıyorlardı.

İkizi Güneş'in aksine Sevinç'e göre bunların hepsi onları tuzağa çeken bir oyundu ve burada diğerlerinin gelmelerini beklemek kurban olmayı alenen kabul etmekti. "Çıkmamıza izin vermek zorundasınız yoksa zor kullanacağız." dedi Sevinç çirkef bir atılımla. Kardeşi onu kolundan tutup kendine doğru çekiştirdi. Birbirlerine benzemeyen bu ikili hem fiziksel olarak hemde düşünce açısından neredeyse düşman çıkabilecek kadar farklıydılar.

Ailelerinin maddi durumları onları çok büyük yere getirememiş, Güneş'in aksine Sevinç'in eğitim hayatına bomba gibi düşmüştü. Genç kız her konuda fazlasıyla akıllı ve atılgandı fakat hayat ona bir şans dahi vermemişti. Zekası sadece derslerde etkili olmadığı için kendisini acındırarak Ali Pusat'ın bile aklın girip kendini ve kardeşini bu adaya getirtmişti.

Ali Pusat kesinlikle kendini zeki sanan ama manipüleye yenik düşen bir adamdı.

Miles'ın yumuşak yüzü çoğunun gerçek yüzünü ortaya çıkarıyordu. Serdar'a nazaran daha normal tepkiler veriyor ve onlara karşı sakin kalmaya çaba gösteriyordu. Diğerleri onun bu tavrına dayanarak baş kaldırmaya başlamışlardı bile.

Selin, Burak ve Çınar diğerlerine göre daha sakin kalmayı ve onları yatıştırmayı tercih ediyordu. Onlarda sahildeki cesetler görmüş ve olanları anlamlandırmaya çalıştıkları için durgunlardı. Haliyle iki grup arasında kalmış, kimin tarafını tutacaklarına karar verememişlerdi.

Çınar ve Burak daha çok Serdar'ın dediklerini haklı bulurken Selin'in Sevinç'in dediklerini daha mantıklı buluyordu. Arkadaşlarını aramak için saatler önce çıkıp giden ikili hâlâ dönmemişti. Bu da onları Vedat ve Egemen'in sağlık durumlarından şüphe eder duruma getirmişti bir anda. Sevinç'in söylediği gibi onların yaptığı bir plan olabilirdi ve onlarda burada yem olarak bekletiliyorlardı belki de.

"Abi bırak çıksınlar." dedi Betty abisinin kolundan tutup kenara çekerken. Dakikalardır abisinin onlara açıklama yapmaya çalışmasını izliyordu ve göründüğü üzere karşısındaki insanlar bunu anlayacak durumda değillerdi. Başlarına bir şey gelecekse bu kendi verdikleri karar yüzünden olmuş olacaktı.

"Ama Bet-"

"Abi!" Uyarı tonuyla çıkan tek kelime Miles'ı ikna ederken bir adım geriye çekildiler. Miles kardeşinin aptalca bir karar veremeyeceğine emindi bu yüzden tek kelime dahi etmeden Destan'ın yanına adımladı.

Onları uzaktan izleyen Lale ve Serdar şaşkındı. Serdar sessizce yerinden kalktı ve Betty'in yanına dikilerek toparlanan insanlara baktı. "Başlarına bela alacaklar, hissediyorum."

Betty bakışlarını kapıdan dışarıya çıkanlardan çekmeden yanıtladı. "Dışarıda bizi ne bekliyor bilmiyoruz ama aramızdan birkaçını bunu bizim yerimize öğrenmesi gerekiyor."

"Ne?" dedi Serdar aptallaşmış gibi bakarken. "Sen onları yem olsun diye mi gönderdin?"

"Ben kimseyi göndermedim Serdar. Kendileri gitmek istediler bende önlerini açtım. Üstelik henüz Mavi'de ortada yok Atlas'da, bir hiçi de bekliyor olabiliriz."

Adam bakışları donuklaştı. "Ne yani, ölmüş olabilirler mi?"

"Onlar gideli saatler oldu, ne şu kaçan ikiliden ses var ne Atlas ve Mavi'den. Yüksek ihtimalle dışarıdaki cesetlerin sorumlusu kimse artık onlarında sorumlusu." Betty'nin donuk konuşması arkadan onları dinleyen Lale'yi bile ürkütü. Genç kadın uzun süredir kendi kendine düşünüyor işin içinden çıkmanın yollarını arıyordu ama attığı her adım boşluğa düşüyordu. Acı da olsa bazen en mantıklı olan kararı vermek hayatta kalanlar için bir yaşam kapısıydı.

Onun gibi neşeli ve pozitif bir insanı bile yarım saatte donuk bir hale getiren bu olay düşünüldüğü zaman içinden çıkılamaz bir bulmaca gibiydi. Ölen birçok insan ve kalabalık bir ekiple birlikte büyük bir adada mahsur kalmışlardı ve kalan yirmi gün içinde de hayatta kalmaya çalışmaktan başka seçenekleri yoktu. Üstelik neyden ve kimden kaçtıkları bilmeden.

Diğer grup Betty'nin önlerini açmasıyla dışarıya çıkmaya başladığında aralarından birkaçı bu kararın doğruluğunu sorgulamaya başlamıştı. Yiğit ve Aşçı İskender önden kızlarla birlikte çıkıyor Burak ve Çınar hâlâ kararsızca arkalarından bakıyordu. Başlarına bir şey gelmesi muhtemelen bu grubun çoğunluğunuda kızlar oluşturuyordu.

Üç temizlik görevlisi -ikizler dahil- bir resepsiyonist, iki masöz, iplerinden koyrulmuş gibi ön kapıdan kendini dışarıya attığında İskender'de koca göbeğine inat hızlı adımlarla onların peşinden ilerliyordu.

Selin ise Burak ve Çınar gibi kararsız kalmış gibi arkalarından izledi bir süre. Gözleri bir an arkadaşlarına kaydığında onların öylece oturup kendi aralarında tartıştığını gördü. Görüşüne göre ikiside gitme taraftarı değildi. Onların pek akıllıca hareket ettiği söylenemezdi Selin'e göre ama içinden bir ses onlarla kalmasını söylüyordu. "Burak!"

Genç adam başını merakla kaldırırken Selin'e döndü. "Ne?"

"Siz gitmiyor musunuz?" dedi Selin titrek bir sesle. Buraya gelirken en çok onların desteğine ihtiyaç duyarken bir anda böyle bir kararda tek kalmak onu kötü hissettirmişti.

"Hayır, ben o cesetleri kendi gözlerimle gördüm ve o tuhaf gözlü kız bana hiç yalan söylüyormuş gibi gelmedi." dedi Çınar kendinden emin bir konuşmayla.

Burak'da onu onayladı. "Diğerleri cesetleri gördüklerinde bu kadar direndikleri için pişman olup geri döneceklerdir."

Selin onlara kararsız kalmış gibi bakarken sinirle saçlarını karıştırdı. "Ya haklılarsa?"

"Saçmalama Selin, bu insanlar sahilde o kadar kişiyi öldürmüş olsalar bizi niye burada tutsunlar."

Çınar elini arkadaşının omzuna koyarak başını salladı. "Şimdiye kadar çoktan bizi de öldürmüş olurlardı."

Geç kız onlara tuhaf bir bakış attı. "Tamam... tamam size güveniyorum ve kalacağım."

Aradan yaklaşık iki saat geçtiğinde herkes tekrar acıkmaya ve kişisel ihtiyaçları için şikayetlenmeye başlamıştı ki Serdar yanında Burak, Yaşam ve Selin'le yukarıya çıktı. Diğerleri ise kendi aralarında onlardan kalan sessizliği sürdürüyordu.

"Kıpırdanıyor." diye sesini yükseltti Destan yattığı yerden. Yanındaki hemşire onun bağırışıyla uyukladığı yerden sıçrayarak uyandı. "Ne oldu?" dedi panikle etrafına bakınırken. Bakışları, gözlerini kırpıştıran adam döndüğünde oturduğu yerden hızla kalıp Kihyun'un başına dikildi. "İyi misin? Beni görüyor musun?" Adamın gözlerinin önünde elini yavaşça hareket ettirdiğinde Kihyun'un onu izlediğini görünce derin bir nefes aldı. Bilinci yerindeydi.

Miles ve Betty'de onların çıkardığı seslere uyanırken Çınar çoktan Kihyun'un başına dikilmişti bile. Bir an önce ne olduğunu öğrenmeliydi. Destan hiçbir şey hatırlamıyordu ama bu adam o kadar zaman uyanık gezmiş ve yaralı haliyle Serdar'ı bulmuştu. Mutlaka bir şeyler biliyor olmalıydı.

Kihyun oturur hale gelmeye çalışırken bedenine giren sancılarla yüzünü buruştururdu ve kısa bir soluk verdi. "Ne dikiliyorsunuz başımda?" dedi şikayetlenir gibi elini havada sallarken. "Ve bana ne oldu?"

Miles gözlerini büyüttü. "Siktir! Sende mi sana ne olduğunu bilmiyorsun?"

Betty ağlamaklı bir ifadeyle kalktığı yere geri otururken saçlarını sinirle çekiştirdi. "Dalga mı geçiyorsunuz bizimle ya?" dedi genç kadın kendi kendine şikayetlenirken.

Kihyun, Miles'ın sözlerine kaşlarını çattı. "Ormanda yaralı bir halde uyandığımı hatırlıyorum."

Çınar sabırsız bir halde öne atıldı. "Ondan öncesini hatırlamıyor musun? Dün sabah sahilde olduğunu mesela?"

Kihyun düşünür gibi bir süre bekledikten sonra çatık kaşlarını havalandırdı. "Evet Minji ve ben sahile inmiştik denize girmek için. Ondan önce havuza girmiştik ama o bize yetmeyince denize girmek istedik." dedi küçük gülümsemeyle. Sonra yüzü bir anda bulutlandı. "Sonra ne oldu?" dedi bir anda sesini yükseltirken. "Ne oldu sonra? Ben neden hatırlatıyorum?" Bir anda bağırıp hareketlenmeye başladığında Buse -hemşire- kollarından tutup yatağa sabitlemeye çalıştı. "Bana ne oldu?!"

Destan kendi yaşadıklarını o yaşarken gördüğünde yattığı sandalyeden dikleşti. Yaşlı bedeni fazlasıyla formundaydı ve bu yüzden herhangi bir yaralanmayı atlatması onun için dayanılmaz olmuyordu. Bedeninde ufak tefek yaralardan başka canını yakacak bir şeyde yoktu artık. Yerinden kalkarken elleriyle yüzünü kapatmış öylece duvara bakan Miles'ın yanına yürüdü. Adam fazlasıyla kafası karışmış ve ne yapacağını bilmiyormuş gibi duruyordu. Nitekim kendisi de öyleydi.

Yaşadığı ama hatırlayamadığı o anılar içerisinde kim bilir neler saklıydı ve gördükleri herkesin yaşamını belirleyecek şeylerdi.

Çınar ve Buse olanları bir bir eksiksiz Kihyun'a anlatırken adamın verdiği abartılı ve isyankar tepkilere kulak tıkadı Miles. Aynısını Destan'da da yaşadığı için çekilmez geliyordu artık. Sabırsız olan bünyesi için Mavi ve Atlas'dan haber alınamaması onun zaten sinirlenmesi için bir sebepken bir de Kihyun ve Destan'ın belirsiz durumu bir şeyler yapmak için elini kolunu bağlıyordu.

Serdar'ın peşinden diğerlerinin elleri dolu halde depoya girmesiyle ortamın kargaşası bir anlığına durdu. Ardından Serdar'ın uyanık Kihyun'u görmesiyle artan heyecanı ortamı tekrar bir hengameye çevirirken. Sorduğu sorulara Çınar tarafından aldığı her bir yanıtta öfkelenirken sinirle kendini tekrar dışarıya attı. Ortam bu haldeyken birde kendisi bir şeylere zarar verip bu yüzünü birilerine göstermemeliydi. Kimseyi korkutmak istemezdi.

Burak ve Selin arkadaşlarının yanına sessizce ilerlerken Yaşam ise köşede sessizce oturan Lale'nin yanına oturdu. En başından beri genç kızın bu ortamda yalnız kalmasından hiç memnun değilken birde bu olayın patlaması onu Lale için çok daha fazla endişelendiriyordu.

Ortamın sessizliğini bomba gibi içeriye giren Serdar bozdu. "Yardım edin dışarıda yaralılar var! Çabuk olun hepiniz." diyerek hızla tekrar dışarı çıkarken içeridekileri sessizlikle tekrar baş başa bıraktı.

Çok sürmeden Miles peşinden koşmaya başladığında Betty, Çınar, Burak ve Buse peşinden ilerledi. Diğerleri tereddüt eder gibi bir süre bekledikten sonra sadece Destan ve Selin onları takip etti.

....

"Doğru yoldayız."

"Evet sanırım bu sefer doğru." diyerek önünde ilerleyen adamı onayladı Mavi. Çiti aştıkları kesindi artık. Etrafta ne farklı bir ağaç ne yabani çalılar vardı.

"Sana, bana güvenmeni söylemiştim." dedi adam burnu havada bir tavırla.

"Karşı ormana geçerkende sana güvenmemi söylemiştin ama kaç saattir yürüyoruz senin yüzünden."

Adam bir anlığına durup arkasına baktı. "Ben bizi oraya sokmasaydım bir psikopatın eline düşebilirdik farkında mısın acaba?"

"Şu cüsseyle o adamla baş edemez miydin? Sessizce bizi de öldürmesini mi bekleyeceğiz?" Mavi'nin ölümle alakalı rahat konuşması şimdi olduğu gibi her seferinde Atlas'ı rahatsız ediyordu. "Gerçi o kadar adam baş edememiş sen nasıl edeceksin." Son cümlesi kendi kendine söylüyormuş gibi sessizdi.

Atlas kaşlarını çatarken alt dudağını dişledi. "Gerçekten... Sahilde iki güvenlik ve ayriyeten dört kişi daha vardı." Dudağını serbest bırakırken Mavi'nin yüzüne inceler gibi detaylıca genç kadına baktı. "Haneul'un hepsiyle başa çıkmış olması imkansız değil mi?" Tekrar kadına arkasını dönerken ilerlemeye devam etti. Bu soruyu Mavi'den cevap almak için değil daha çok kendi kafasında olayı tartmak için sormuştu. Mavi bunu bildiği için bir süre sesini çıkartmadan onu takip etti. Kendiside en az Atlas kadar sorgulayıcıydı bu konuda.

"Bak aslında aklıma ne geldi biliyor musun?" dedi Mavi yürümeye devam ederken.

Atlas ise onun gibi duraksamadan ilerlerken sordu. "Ne?"

"Tek başına yapmış olma ihtimali banada saçma geldi belki de başk-" Cümlesi yarıda kalırken Atlas durdu ve arkasına döndü "Ne oldu? Niye sustun?"

"İleride biri var Atlas." dedi Mavi geriye doğru birkaç adım atarken. Atlas hızla arkasını dönerken etrafına bakındı. İleride ağacın dibinde birinin sadece ayakları görünüyordu. "Siktir! O kim?" diye fısıldadı sessizce.

Mavi bir an olsun gözlerini adamın ayaklarından çekmezken mırıldandı. "Bu sefer kim sence?" dedi dalga geçer bir tonla.

"Hadi gel bakalım." Mavi, Atlas'dan gelen komutla sessizce peşinden ilerlerken bir bir önlerindeki ağaçları geçmeye başladılar. Atlas bir eli arkada Mavi'nin varlığını kontrol ediyor gibi emin adımlarla ilerliyordu. Arkasına bakmıyordu ama sanki o el sayesinde olaya hakim gibiydi.

Ağaca birkaç adım kala Atlas, Mavi'ye döndü. Mavi'den onay almayı bekliyormuş gibi kadının gözlerinin ine bakıyordu. Mavi ona derin bir nefes alarak destek gibi bakarken Atlas tekrar önünde döndü. O bıraktığı birkaç adımı da hızla tamamlarken ayakların sahibi artık ikisininde gözleri önündeydi.

Mavi'den ağız dolusu küfürler yankılanırken Atlas kahkaha atarak gülmeye başladı. "Siktir lan oradan!"

Yazarın diğer paylaşımları;
Sözümoki Mutlaka Bilinmesi Gerekenler
Vasıfsız bir hükümdar mı vasıflı normal bir insan mı olmak isterdin? Neden?
X

Daha iyi hizmet verebilmek için sistem içerisinde çerezler (cookies) kullanmaktayız. "Çerez Politikamız" sayfasından daha detaylı bilgilere erişebilirsin.

Anladım, daha iyisini yapmaya devam edin.