Son dönemde uluslararası siyasette gözlemlenen bazı çevrelerin "bölge satın alma", "ülke devşirme" mantığı, Ortadoğu coğrafyasında iflas etmeye mahkumdur. Hele ki bu mantaliteyle İran gibi kadim bir milleti anlamaya çalışmak, Venezuela üzerinden okunan bir senaryoyu Tahran'da uygulamaya kalkmak, tarih bilmezliğin daniskasıdır.
Önce şu gerçeği koyalım masaya: İran'ı Venezuela ile karıştıramazsın.
Evet, iki ülke de "Batı karşıtı" söylemde buluşuyor olabilir. Evet, ikisi de ambargolarla boğuşuyor. Ama benzerlik burada biter. Venezuela, bir Latin Amerika ülkesi olarak sömürge geçmişinin ağır yükünü taşır. O toprakların insanı yüzyıllarca İspanyol Amerika’sının ve sonrasında gelen küresel güçlerin ekonomik tahakkümü altında ezildi. Latin Amerika toplumu, tarihsel olarak "kullanılan", kaynakları dışarıya akan bir coğrafyanın çocuklarıdır. Bu durum, onların dirençlerini elbette kırmamıştır ama psikolojik ve toplumsal dokuda derin izler bırakmıştır.
Oysa İran, büyük Ortadoğu’nun kalbinde yer alan, binlerce yıllık devlet geleneğine sahip bir halktır. Pers İmparatorluğu'ndan bugüne, işgal görmüş ama asla kimliğini kaybetmemiş bir uygarlıktır. Buradaki insanın varoluş kodları, Latin Amerika’daki sömürü mağduru toplumlarınkinden farklı işler. İranlı, ölümü Latin Amerikalı gibi görmez. Latin Amerika’da ölüm korkusu, belki de Katoliklikle harmanlanmış bir mistisizmle iç içe geçip daha duygusal bir direnç üretirken; İran coğrafyasında ölüm, Şii geleneğinin Kerbela ruhuyla yoğrulmuş, neredeyse kutsanmış bir varoluş biçimidir. İranlı, ölümden korktuğu için geri adım atmaz; bilakis, ölümü göze aldığı için ayakta kalır. Bu yüzden bu toprakları, bildiğin "emlakçı kafasıyla" yönetemezsin.
Nedir bu emlakçı kafası? "Ben alırım, ben Venezuela’da aldım, ben kazanırım" zihniyetidir. Bir mülkü pazarlıkla kapar gibi, bir ülkeyi ambargoyla, tehditle ya da birkaç muhalifi finanse ederek diz çöktürebileceğini sanmaktır. Bu politika, belki kaynakları bol ama siyasi iradesi zayıflatılmış bazı ülkelerde kısa vadeli sonuçlar verebilir. Ama bu coğrafyada, yani Ortadoğu’nun kalbinde işe yaramaz.
Eğer bu politikalar işe yarasaydı, her gün bomba yağan Gazze’de çoktan işe yaramış olurdu. Gazze’ye bakın: Açlık, ilaçsızlık, beton yığınları arasında bir yaşam mücadelesi... Ama kimse "pes etti" demiyor. Kimse toprağını terk edip gitmiyor. Çünkü Ortadoğu’da toprak mülk değil, namustur. İran da tam olarak budur. İran, Gazze’nin büyük kardeşidir. Aynı bilincin, aynı direniş kodlarının farklı bir tezahürüdür.
Amerika ve onun izinden gidenlerin unuttuğu en büyük şey budur: İran, emlakçı elinden tapu alınacak bir arsa değildir. İran, bir milletin iradesidir. Bu irade, yüzyıllardır işgallere, darbelere, ambargolara rağmen dimdik ayaktadır. Tıpkı Gazze'deki o çocuğun enkaz altında söylediği türkü gibi, tıpkı Tahran sokaklarında yankılanan o kadim seda gibi.
Son sözüm şudur: Bu coğrafyayı anlamadan, bu coğrafyanın acısını hissetmeden, "kazanma" hayalleri kurmayın. Çünkü biz, ölmeyi bildiğimiz için yaşamayı hak ediyoruz. Sizinse bu anlayışa ihtiyacınız var.