Giriş yap! Hesap oluştur!
Nedir?
Ara
Şifreni mi unuttun?
Prenda 21 Gün - Sözümoki
31 Ocak 2022, Pazartesi 22:11 · 69 Okunma

Orenda '21 Gün'

13.Bölüm ~ Affan Kayahan

Affan Kayahan // 1968

Genç adam elindeki şırıngayı aceleyle masaya bırakırken dizleri üstüne çökmüş adama doğru atıldı. "Hey!.. Hey iyi misin?" Zihnine anında pişmanlık duygusu çökerken kendine küfürler savurdu. "Bana bak!" dedi adamın yüzünü avuçlayıp kendine çevirirken. Elinin altındaki adam kıvranıp inliyor ve acı içinde titriyordu. Affan onu omuzlarından destekle ayağa kaldırırken iki metre ötelerindeki koltuğa oturttu ve yüzünü görebilmek için dizlerinin önüne doğru oturdu.

"Mark iyi misin?!" Bağırışı laboratuvarda yankılanırken beklediği karşılığı yine alamamıştı. Karşısındaki adam transa girmiş gibi titremek dışında hiçbir şey yapmıyor gözlerini yere sabitlemiş öylece bakıyordu. Titreyişi aniden şiddetlenirken Affan hızla ayağa kalkıp masasında hazır tuttuğu sakinleştiriciye uzandı. Kendini tekrar Mark'ın dizinin dibinde bulurken elindeki şırıngayı sabit tutup adamın koluna uzattığı sırada adam titremeyi kesti. Bedeni boşluğa düşmüş gibi aşağı doğru kayarken adamı kollarının iki yanından tutup yerinde yükseltirken bedenini sabit tuttu. "Mark!" İsmini her tekrarladığında elleri arasındaki bedeni sarsıyordu. "Kendine gel lan?" Cevap alamazken adamı vücuduna yaslayarak sedyeye yatırdı.

Adamın yüzüne yaklaşırken işaret ve baş parmağıyla göz kapaklarını kaldırdı. Gördükleriyle kaşlarını çatarken gözlüğünü diğer elinin işaret parmağıyla düzeltti. Şüpheyle Mark'a daha da yaklaşırken gözlerini kıstı. Adamın göz bebekleri belli aralıklarla büyüyüp küçülüyor, beyaz kısımlarının damarları örümcek ağı gibi hareleri yavaşça sarmalıyordu. Affan şaşkınlıkla geriye adımlarken eline aldığı gözlüğünü yere düşürdü. "Biliyordum..." Parmaklarını saçlarına geçirirken öfkeyle onları çekiştirdi. Kendine gelmek adına yüzünü sıvazlarken yanındaki sandalyeye sert bir tekme geçirdi. "Yapacağınız işin içine sıçayım orospu çocukları!" Kendi dilinde ettiği küfürler bir süre böyle devam ettiğinde laboratuvardan bir hışımla çıktı.

Kendini dar koridorlar ardından binanın girişinde bulduğunda etraftaki askerleri görmezden gelip sert adımlarla sahile indi. Kayalıkların dibinde sıcak kumlara otururken, aylarını harcadığı bir bilinmezliği sonunda çözmüş olmanın verdiği rahatlamayla derin bir nefes aldı. Uçsuz bucaksız okyanusa bakarken yüzünde bir gülümseme oluştu aniden. Bu gülümseme kahkahaya döndüğünde adam kafayı yemiş gibi gülüyor elleri altındaki kumları hırsla avuçluyordu.

Yaklaşık bir sene önce buraya psikolojik tedavilerde kullanılması için yapılacak bir ilaç fikriyle getirilmişti. İlacın üzerinde belli bir seviyeye gelseler de onsuz ilereleme katedemeyecelerini söyledikleri için aylardır burada çalışma içerisindelerdi. Affan neden dünyanın bir ucunda yapıldığına bir türlü anlam veremediği bu ilaç için ünlü Profesör Harry Brown ile çalışıyordu. Harry Brown alanının en yetenekli insanlarından biriydi ve Affan buraya gelirken hiçbir tereddüt duymamıştı.

Adının o adamın yanında anılması bile hayatını değiştirirken onunla çalışmak bir hayal gibiydi. Bu hayale kapılan Affan uzun süre işi dışında bir şeyle ilgilenmemiş kendini kanıtlamak adına elinden geleni yapmıştı. Çalışmaların sonuna geldiklerinde ise Harry Brown'un çalışmaları kendi başına yürütme çabası onu öfkelendirmişti.

Aylardır ondan yardım alınarak yapılan her şey bir anda ondan kaçırılır olmuştu. Onların bu anlamsız hareketleri onu çileden çıkarmış, başarısını kıskanır olmuştu. Ondan kaçırılan başarısına uzun uğraşlar sonucu ulaşmış ve şüphe çekmemek adına sessiz bir hareketle henüz tamamlanmamış ilacın bir kısmını gizlice Mark Wilson üzerinde denemişti. Aklına gelen her şeyi birer birer adamın üzerinde gördüğünde ise hayatının şokunu yaşamıştı. Psikolojik travmalara çözüm için uğraşlarının hepsi bir hiç olmuşken onun yardımıyla bir virüs üretmeye sebep olmuşlardı. Affan'ın aklına dolan bu düşünceler onu bir kez daha öfke nöbetine sokarken avuçladığı kumları rastgele etrafına savurdu.

Bu sebep olduğu felaketi ortadan kaldırmak için elinden geleni yapacaktı. Hayatı pahasına da olsa kimsenin eline böyle bir kıyameti bırakmazdı. Yerinden hırsla kalkarken sert adımlarla üssün girişine geri döndü.

"Affan Bey, her şey yolunda mı?" Girişteki takım elbesli izdanbut kılıklı adamlardan biri ona doğru adım attı. "Pek iyi görünmüyorsunuz?" Bakışları endişeden çok şüphe doluydu.

Affan başını öne düşürüp boğazını temizledi. "Hava almaya çıkmıştım..." Başını yerden kaldırıp adamın gözlerinin içine baktı. "Karımı özledim sanırım." diye ortamı dağıtan bir cevap verdiğinde iri adamın ikna olmuş gibiydi. "Ne de olsa buraya geleli aylar oldu değil mi?" Zoraki bir şekilde gülerken ellerini birbirine sürttü. Adam kısa bir an Affan'ı baştan ayağa süzdükten sonra eski yerine geçip eliyle içeriyi gösterdi. Affan omuzlarını düşürürken ortamın verdiği gerginliği üzerinden atıp derin bir nefes aldı.

Yaklaşık kırk dakika önce geldiği yolu tekrar kullanıp laboratuvara yaklaşırken birden duyduğu sesler onun adımlarını yavaşlattı. Elleri önlüğünün uçlarını bulurken gayri ihtiyari onları avuçladı. Korkak bir adam değildi ama bugün gördükleri onu fazlasıyla sarsmış olmalı ki her şeye karşı temkinli kalıyordu. Bir şeylerin çarpa sesi gibi metal sesi ve cam kırılma sesleri geliyor, bu sesler büyük koridorda yayılıyordu. Affan temkinli adımlarla kapıya yaklaşırken kapının yuvarlak küçük penceresinden içeriye bakındı. Eli kapının kilit sistemine gitmişti ki içeriden gelen sesler bir anda kesildi. Görüş alanında laboratuvarın dağınıklığı hariç hiçbir şey yoktu.

Bir süre içeriye bakınmaya devam ettiğinde bir hareketlilik göremedi ve kapıyı bir cesaret açtı. Kapı eşiğinden içeriye attığı ilk adımda elleri titriyor, bedeni korku içinde kendini sıkmaya başlamıştı.

Laboratuvara doğru birkaç adım daha attığında bakışları boş sedyeyi anca bulabilmişti. Dudakları şaşkınlıkla aralandı. "Mark," Laboratuvardan çıkmadan önce sendeyeye yatırdığı adam yerinde yoktu. Kendine gelip ayaklanmış olma ihtimalini düşünmeye çalışıp kendine soğukluk vermeye çalışıyordu ki arkasında duyduğu hırlamayla endişeyle yumduğu gözlerini korkuyla açtı. Arkasına dönmeye fırsat bulamadan sırtından itilmesiyle kendini yüzüstü buldu. Az önce kesilen kargaşa katbekat artmış halde boş laboratuvarda yankılanırken burnundan akan kanlar görüş açısını bulanıklaştırdı. Yüzüstü tam burnunun üstüne düşmüştü. Kafasını yerden kaldırmaya fırsat bulamadan sırtında hissettiği acıyla güçlü bir çığlık attı. O acıyla kendini sırtının üstüne bırakırken karşısında ağzından köpükler saçan bir Mark'la karşılaşmayı beklemiyordu. "Ma-mark!"

Karşısındaki adam ona boş gözlerle bakarken kendini Affan'ın üzerine doğru attı. Affan ise bu atılımı beklemiyor olsa gerek kendini savunamaz halde üstüne düşen bedenin onda yarattığı acıyı hissettiği an kenara kaçınmaya çalıştı. Mark onun kaçma girişimlerine sanki daha da öfkelenmiş gibi Affan'ın önlüğünün ucundan tutup kendine çekti. Affan adeta bir oyuncak gibi kendini çeken adama şokla bakarken bağırdı. "Yardım edin!"

Bu bağırışlarının bir hiç uğruna olduğundan habersiz bir süre bağırmaya devam ettiğinde kocaman laboratuvarda paramparça olmayan tek cam kalmamıştı. Affan adamdan kaçmaya çalışıyor, Mark ise bir köpek misali onun üzerine atlama çabasındaydı. Laboratuvar katı bu büyük üssün en alt katında uzun koridorlar ardındaydı. Bugün aylar sonra ilk defa büyük kalabalık Japonya'ya dönmüş sözde erzak alışverişine çıkmıştı. Harry Brown'da bundan bir hafta önce karısının doğumu nedeniyle ailesinin yanına dönmüştü. Affan bu boşluğu değerlendirip başına iş açacak bu olaylara el attığında ise şu an yardıma ihtiyacı olacak duruma düşmüştü.

Darmadağın olmuş geniş bir masanın bir kenarında nefes nefese kalan Affan, masanın karşısında ona büyük bir öfke ve sabırsız halde ona bakan arkadaşına korkuyla bakıyordu. "Mark kendine gel!" diye haykırdı titrek bir sesle. "Ne oldu sana böyle?! Sen bu değilsin Mark kendine gel lütfen!" Sonlara doğru sesi adeta yalvarırcasına çıkmıştı.

Bunun karşılığında bir hırlama duyarken gözlerini acıyla yumdu. Duyduğu hareketlenmeyle Mark daha ona yaklaşamadan önündeki makası avuçlarının arasına aldı genç adam. Sırtında akan kanlar ve kan içinde kalmış yüzü her şeyin başlangıcı olduğunun işaretiydi ve Affan kendini öldürtme hiç niyetli değildi.

Ucunu Mark'a doğru uzatırken onun üzerine doğur yürümesine geriye doğru adımladı. "Yaklaşma!" Makası öne doğru savururken yüzünü buruşturdu. "Yaklaşma ne olursun yaklaşma." Arkadaşına zarar vermek istemiyordu. Her ne kadar bu durumlarda ketum ve soğukta olsa bu kadar acımasız değildi.

Mark adeta gözü dönmüş gibi attığı adımları hızlandırırken birden Affan'ın üzerine atıldı. Genç adam korkuyla makası ona yaklaşan bedene doğrulttuğunda titreyen elleri arasından yere düştü. Mark ise her şeyden habersiz adamı parçalama içgüdüsüyle parçalanmış ellerinin acısını dahi hissetmeden Affan'ın boğazından tuttu. Kanlı elleri, altındaki adamı yere sererken Affan nefessizlikten renk değiştirmeye başlamıştı. Yerdeki camlar üstüne yattığı an sırtına batan camların acısını bile hissedemez hale gelmişken gözleri kaymaya bilincini kaybetmeye başlamıştı. Başı yana düşerken Mark'ın elleri üstündeki elleri gevşemişti ki gözleri önünde ona adeta hayat bahşeden makası gördüğünde sağ eliyle onu tuttuğu gibi Mark'jn boğazına sağladı. Bedeninden uzaklaşan parmaklar ardından Affan bilincini kaybederken hemen yanına Mark'ın bedeni düştü.

Genç adam sızlayan bedeniyle acı içinde kıpırdanırken yüzüne vuran ıslaklıkla gözlerini açtı. Bakışları ilk önce ıslak toprakla buluştuğunda daha ne olduğunu anlayamadan yüzüne tekrar su çarpılmasıyla kendine geldi. Ellerinde hissettiği acı yüzünün buruşmasına sebep olurken derin bir nefes aldı. Yüzüstü yatan bedeninin her yerinde daha önce tatmadığı acıları bir bir hissettiğinde ağzındanda küfürler birer birer dökülüyordu.

Oturur hale geldiğinde artık görür ve duyar olmuştu. Bedenin ağrısı hareket etmeyi bıraktığı an çekilebilir hâl alırken etrafına bakındı. Bir şelalenin başındaydı. Hava kararmış ve büyük ağaçlar dışında etrafında hiçbir şey görünmez olmuştu. "Ben ne yapıyorum burada?" diye mırıldandı kendi kendine. "Ve neden..." derken eli belini buldu. "Belim..." Cümlesini tamamlayamadan tekrar derin bir sızı hissederken acıyla inledi.

"Affan Bey!" Ormanda yankılanan tekerlek sesi ve adının haykırılmasıyla bedeni titredi. Bağırmak adına hızla ağzını açtığında kuruyan dudakları paramparça olup yırtıldı. Onun sızısıyla yüzünü buruşturup bağırdı. "Burdayım!" Sesinin kısık çıkmasına lanetler okudu o an.

"Affan Bey!"

○○○○

Günümüz

"Bak yarım saattir yürüyoruz Atlas. Bu yoldan gidersek bir yere varamayacağız gibi görünüyor, hem baksana ben buradan geçtiğimizi hatırlamıyorum bile." derken önündeki büyük çalıları gösterdi genç kadın.

"Alaca biz buradan geçerken o kadarına dikkat etmiş olamazsın herhalde." Gözlerini büyüttü adam. "Hava karanlıktı."

"Sen dikkat etmemiş olabilirsin ama ben ettim tamam mı? Yanlış yere gidiyoruz. Hem biz çitleri nasıl aştık anlamıyorum. Ben karanlıkta çit bile görmedim."

"Demek ki dikkat edememişsin."

Dinlenmek için yaklaşık bir saat oturduktan sonra havanın aydınlanmasıyla ayaklanmışlardı. Atlas yine, ben biliyorum havalarına girip onu kendi gösterdiği yola sokmuştu. Mavi'nin itirazlarını dinlemediği için genç kadın büyük bir kinle arkasından ilerliyor, her an boğazına sarılacakmış gibi nefretle adama bakıyordu. Arada kendi içinde söyleniyor ve boşluğu boğazlıyor gibi tuhaf hareketler yapıyordu. En son Atlas'ın "Gördüm Alaca." sözünden sonra artık bunu yapmayı bırakmıştı.

Mavi, bir an için her şeyi unutup bu ormanın tadını çıkarabilmeyi hayal etti. Sırtında ok ve yayıyla birlikte burada büyük ağaçların gölge yaptığı her yeri gezip dolaşmak istemişti. Ucu bucağı görünmeyen bu orman ve okyanusun güzelliğini daha önce hiçbir yerde görmemişti. Onlarca şehir ve ülke gezmiş ama en az el değmiş yerin burası olduğuna kanaat getirmişti.

Görüş açılarına daha aydınlık bir alan girdiklerinde Mavi duyduğu dalga sesiyle şaşkınlıkla konuşmaya fırsat bulamadan Atlas söze girdi. "Evet uçurum." Mavi'ye dönmeden devam etti. "Ormanın içinden gidersek neyle karşılacağımızı bilmiyorum." Yükselen toprak yürüyüşünü zolaştırırken adımlarını daha büyük attı genç adam. Mavi de onu takip ederken yüksek bir falezin kıyısına çıkmışlardı. Sert rüzgarla ikiside adımlarını daha sağlam basmaya başlamıştı. Kıyıya çok yaklaşmadan aynı hizada ilerlediler bir süre.

Genç kadın tıpkı gemideki gibi arada bir savrulma yaşarken okyanusun serin dalgasıyla titredi. Sabahın soğuk rüzgarı onu adeta sallarken Atlas'ın bedeni de ondan pek farksız değildi. Kadının omuzlarındaki sık dalgalı saçları yüzüne doğru savruluyor görüş açısını kısa süreliğine kapıyordu. Yanına toka almadığı için kendi kedine söylenirken Atlas'a doğru hızlı adımlar atıp bileğinden tuttu. Adam şaşkınlıkla ona döndüğünde yüzüne bakmadan konuştu. "Uçurtma değildim, unutma."

Atlas gülümemek adına dudaklarını birbirine bastırırken önüne döndü. Bileğini kadının elinden kurtarırken ona bakmadan kadının soğuk elini avucuna hapsetti. "O tür temaslardan hoşlanmam."

Mavi onun bu sözlerine göz devirirken iki adımda adamın hizasına geçti. "Çok konuşma da yürü o zaman."

Adam kendi kendine gülerken mırıldandı. "Çok romantik." Etrafta dalga sesleri öyle yüksek şesle yankılanıyordu ki söylediğini Mavi'nin duyacağınız tahmin etmemişti. "Anlamadım, romantik mi?" Mavi'de tıpkı onun gibi alayla gülerek konuşmuştu. "Romantiklikten anlayışın bu mu gerçekten?" derken ellerini havaya kaldırdı.

Atlas tek kaşını kaldırıp ona doğru döndü. "Sen ne tür fantazilerden hoşlanıyorsun bilmiyorum ama evet bu. Hem ben seninle romantizm düşünmüyorum tamam mı? Sadece bu durum komik geldiği için söyledim."

"Tamam kaptan niye açıklama yapıyorsun? Sana bir imada bulunmadım zaten." Mavi onun bu durumuna eğleniyor gibiydi kıkırdadı. Atlas onun gülmesiyle göz devirirken tekrar önüne dönerek ilerlemeye başladı.

Aradan yaklaşık yirmi dakika geçtiği zaman Mavi sızlanmaya başlamış Atlas'da büyük endişe içerisine girmişti. İlerleyişleri falez boyu devam ediyor ama otele ve otel alanına ait herhangi bir şey göremiyorlardı. Hatta bir süre ilerlediklerinde karşılarındaki dağı geçebilecekleri bir yol dahi bulamamışlar, etrafından dolaşıp dolaşmamak konusunda bir tartışma içine girmişlerdi.

"Atlas sende buranın haritası yok muydu? Sen değil miydin bizim aksimize adayı incelediğini söyleyen?" diye yükseldi Mavi birden. Saatlerdir yürüyor ama elle tutulur bir ilerleme katedemiyor oluşu onu sinirlendirmişti. "Normal yolumuzdan gitmeliydik."

"Bu sefer haklısın." dedi adam endişeyle saçlarını kurcalarken. Bakışları önlerindeki alçak dağın eteklerinde dolaşıyordu. "Bu dağın arkasında oteli görür hale geleceğiz muhtemelen de... dağı nasıl aşacağız."

Mavi, aklına gelenlerle siniri bozulmuşcasına güldü. "Dağları deler misin benim için Atlas." dedi sahte bir cilveyle omuzlarını sallarken. "Bu güzel bir romantizm olmaz mı he? Ne dersin? Hem işimize de yarar."

Atlas, Mavi'nin söylediklerini duyunca avucundaki eli bırakırken kendi kendine söylenmeye başlamıştı. "Seni peşime takanda kabahat zaten." Sonlara doğru sesini yükseltti. "Çözümü biraz bende aramayı bırakıp etrafına mı bakınsan acaba?"

"Bana bağırmayı kes! Bizi buraya sen getirdin her şey senin sorumluluğun altında unutma."

"Çocuk musunuz siz, ben neden sizin sorumluluğunuzu alıyorum? Kimseyi buraya zorla getirmedim!" Diye daha önce görülmemiş bir öfkeyle genç kadını yüzüne doğru bağırdı.

Mavi bu beklemediği tepkiyi gözlerini kırpıştırırken dudakları aralandı. "Bana bağırma demiştim sana." diye dişlerinin arasında tısladı genç kadın ona doğru bir adım atarken. "Buraya sağlam kafada insanlar getirmediğini biliyorsun. Bizi daha kim olduğunu bilmediğimiz psikopatlar arasına yem niyetine attın sen." Adamın yüzüne doğru yaklaşırken bu sefer uçuşan saçlarına inat keskin bakışlarla konuştu. "Senin yüzünden." Atlas onun sözlerine gözlerini yumarken dişlerini sıkıyordu. Bu durumda suçlanacak ilk kişi olacağını tahmin etmişti ama başlarına bunun geleceğini düşünmemişti bile.

"Mavi uzaklaş benden." dedi Atlas geriye doğru bir adım atarken. Rüzgarın şiddeti artıyor ve ikisi birbirinden uzaklaştıkça sarsıntıları artıyordu sanki. Atlas geriye ilk adımda rüzgarın etkisiyle sendelemişti.

"Suçlu olduğunu biliyorsun değil mi? O insanlar senin yüzünden öldü, bunların sorumlusu sensin, hepsini biliyorsun." Mavi'nin yüzünde sevimsiz bir gülümseme oluştuğunda Atlas yutkundu. Bir psikiyatrist olabilirdi ama bu tür psikolojik baskıları henüz o bile kaldıracak durumda değildi. Üstelik dolaylı yoldan bu işte gerçekten suçlu olduğunu biliyor olması onun canını daha da sıkıyordu.

Birden aralarında soğuk bir rüzgar esip geçerken Mavi olduğu yerde sarsılarak geriye doğru sırt üstü düştü. Atlas bu rüzgara zorda olsa dayanıklı kalırken ayakta adeta dans eder gibi şekilden şekile girmişti.

Adam, Mavi'nin düştüğünü farkettiğinde kendini toparlar toparlamaz genç kadının yanına geçip dizlerinin üstüne çöktü. "İyi misin?" dedi Mavi'nin sırtından destek olurken.

Kadın acıyla yüzünü buruşturdu. "Sana elimi bırak diyen mi oldu?" Belinde hissettiği acıyla inlerken Atlas'ın dizini tuttu. "Belim çok kötü."

"Beni terslemeyeceğine söz verirsen seni taşıyabilirim." diye sordu adam dudaklarını birbirine basıtırırken. Düşen birime gülmek doğru değildi değil mi?

Mavi belini ovalamaya çalışırken acıyla gözlerini kapattı. "Asla... Ölsemde vazgeçmem."

Adamın dudaklarını kıvrılırken başını yere doğru düşürdü. Rüzgarda uçuşan saçlarını kurcalarken kafasını kaldırmadan sordu. "Seni burada bırakır giderim, Haneul'a yem olursun."

"Bir kurban daha vermiş olursun işte adaya." Göz devirdi yüzüne yapışan saçları çekiştirirken. "Ha bir eksik ha bir fazla."

Genç adam başını hırsla yerden kaldırırken kaşlarını çattı. "Abartma istersen." Karşılığında bir cevap almazken hızla dizleri üstünde yükselip Mavi'yi kucağına aldı. Kadın bu ani hareketle belinde büyük bir acı hissettiğinde küçük bir çığlık attı. "Nazik davransana biraz, domates kasası mı taşıyorsun?"

"Benim için domatesten bir farkın yok." dedi tartar gibi kucağında zıplatırken. "Çilli domates."

"Şimdi bir şey derdim de... Neyse."

○○○○

Oteldeki grup saatlerdir olduğu gibi oturmayı sürdürüyorken aralarında sızlananların ve şikayet edenlerin sayısı da çoğalmıştı. Serdar yemek için Miles, İskender ve Çınar'ı saatler önce göndermiş ve aceleyle getirdikleri her şeyi tüketmişlerdi. Bunlar olurken Kihyun uyumaya devam etmiş Destan ise yavaş yavaş kendine gelmeye başlamıştı.

Yaşam onun başında adeta bekçi gibi bekliyor ve ihtiyaçlarında yardımcı olmaya çalışıyordu. Miles defalarca yaşlı adama ne olduğunu sormuşsa da alamadığı her cevapta biraz daha sinirleniyordu. Onun aksine şaşırtıcı şarap Serdar bu duruma tepkisiz kalmış öylece Destan'ı dinliyordu. "Ben sabah keşif için gezintiye çıktım Miles neden anlamıyorsun?" diye yalvarır bir sesle konuştu adam defalarca kez olduğu gibi. "Sonrasını yemin ederim hatırlamıyorum."

"Nasıl hatırlamazsın abi? İçki falan mı içtin bu yüzden hatırlamıyor olabilir misin iyi düşün." Serdar'ın sakin ses tonu Destan'ı biraz olsun rahatlatırken adam başını iki yana salladı. "Hayır ben alkol kullanmayı yıllar önce bıraktım." diye itiraf etti kollarının sızıyla yüzünü buruştururken.

"Peki oraya nasıl geldiğini hatırlıyor musun? Seni kim bu hale getirdi hiçbir şey hatırlamıyor musun?" Miles'ın sabırsız soruları ortamı gergin bir havaya sokarken Betty abisine destek olmak için yanına yaklaştı.

"Beni nerede bulduğunuz hakkında bir fikrim bile yok."

"Nasıl hatırlamıyorsun lan?" diye Destan'ın üstüne yürüdüğünde Serdar onu kolundan tutup uzaklaştırmaya çalıştı. "Kendine gel Miles ne yapıyorsun?" Kulağına doğru yaklaşıp fısıldadı. "Belli ki alkol problemi var. Kihyun uyanınca ondan öğreniriz her şeyi, sakinleş lütfen."

Miles sıkıntıyla başını öne düşürürken derin bir nefes alıp onu onayladı. Serdar'ın haklı olduğunu biliyor ama başlarına gelen olayın sinirini bir türlü atamıyordu. Hayatları tehlike altındaydı ve ellerinde hedef gösterecekleri bir kişi bile kalmamıştı.

Serdar birden Kihyun'un başında aydınlanma yaşar gibi Miles'a döndüğünde kaşlarını çattı. "Haneul ortada yok." Şaşkınlıkla ayağa kalkarken Miles'a parmak salladı. "Onu en son Kihyun ve Minji'nin başında bırakmıştık. Kihyun'un ölmediğini öğrenmiş olmalı ama o nerede?"

Miles da tıpkı Serdar gibi kaşlarını çattığında Betty'e döndü. "Sen onun masaj salonunda olduğunu söylemiştin değil mi? Sen sahile inmeden önce o da oradaydı?"

Betty daha cevap vermeden Yaşam söze girdi. "Betty çıktıktan on dakika sonra o da peşinden çıktı."

Serdar Kihyun'a döndü. "Zamanlama uyuyor. Oradan çıkıp direk sahile, yani yanımıza inmiş olmalı."

Miles kafasında oluşan şüpheleri bertaraf ederken o da sedyede yatan adama baktı. "Neredeye gitti bu adam o zaman."

"Bizim burada olduğumuzu bilmiyor. Bizi arıyor olabilir." Serdar dudaklarını bükerken kaşlarını kaldırdı. "Yani tehlikede."

"Dua edelim Atlas ve Mavi ona da rastalsın." dedi Yaşam endişeyle dudağını ısırırken.

"Onlar kendileri gelse ona şükredeceğim." dedi Serdar saçlarını kurcalarken. Adamın bu sözlerine köşede oturan Lale şaşkınlıkla cevap verdi. "Neden?"

Onun konuşmasının bir mucize olduğunu düşünen herkes şokla ona bakarken Serdar umursamazca cevap verdi. "Neredeyse tam bir gün olacak onlar gideli. Bu zamana kadar gelmiş olmalıydılar."

"Vedat ve Egemen'i bulamamış olabilirler." dedi Miles dizleri üzerine çökerken.

"Her şeyin sorumlusu onlar gibi geliyor bana." Fısıltıyla konuşmuştu Betty. Diğerleri duysun ortalığı karıştırsın istemiyordu.

"Herkes olabilir Betty. Onlarda bizden korkup kaçmış olabilirler, anlayabiliyorum." Serdar olabildiğince sakin konuşmuştu.

Yaşam kuşkuyla ortaya doğru eğilirken fısıldadı. "Bana nedense personellerden biri yapmış gibi gelmedi. Ben çoğuyla tanıştım ama hiçbiri bu kadarına potansiyel sahibi insanlar değil."

Destan'da sızlanarak onu onayladı. "Yaşam haklı. O ilk ana kadar her şey mükemmeldi. Ahh belim!"

Miles kendi kendine gülerek yere bakan yüzünü Destan'a çevirdi. "Sen bir şeyler hatırlamadığın sürece aklımda hep şüphe oluşturacaksın." dedi itiraf eder gibi. "Dua et Kihyun bir şeyler hatırlasın."

○○○○

Yazarın diğer paylaşımları;
Sözümoki Mutlaka Bilinmesi Gerekenler
Vasıfsız bir hükümdar mı vasıflı normal bir insan mı olmak isterdin? Neden?
X

Daha iyi hizmet verebilmek için sistem içerisinde çerezler (cookies) kullanmaktayız. "Çerez Politikamız" sayfasından daha detaylı bilgilere erişebilirsin.

Anladım, daha iyisini yapmaya devam edin.