Kocaman bir ev var içimde.
İlmek ilmek ördüğüm.
İyice sağlam olsun diye kırk kat yerin dibine kazdığım.
Zeminini yaşanmışlık müsveddeleriyle doldurdum.
Tuğlalara geldi sıra.
En sağlamı olsun diye kılı kırk yarıp seçtim.
Mahya harcım öyle yapıştı ki kimse yerinden oynatamazdı.
Sağlam, dik duruşlu bir laf ile ;
eğilip bükülmeyen cinsten olmalıydı.
Molalarda nabza göre şerbetler ikram ettiler.
Ağzım kurudu, tadının tatlı olduğunu biliyordum
ama asla içmedim.
Alnımdan akan her terin acı tuzu öyle keskindi ki
sadece yutkunuyordum.
Kimseye tamah etmeden devam ettim.
Saatler, günler, aylar geçti.
Bir kat, iki kat derken çatıya kadar gelmiştim.
Haberim yoktu.
Sanki uykuyla uyanıklık arası geçen zaman dilimi gibi,
kısacıktı.
Lodosla karışık yağmurlar yağdı
kuruyan betonların üstüne.
Önce bir korktum.
Ama bu da lazımdı.
Ufacık bir darbede yıkılmak yok dercesine
sapasağlam durmalıydı.
Böylelikle yüreğime de su serpti aynı yağmurlar.
Kızıl kiremitlerle süsledim çatısını.
Sanki saçlarımdı da toka takıyordum.
Öyle parlıyordu gün ışığında.
En sevdiğim renklere boyadım duvarlarını.
Dışı pembeli morlu oluverdi,
ruhum gibi.
Bir mural ressamı edasıyla
çiçekler, kuşlar kondurdum pencerelerine.
Dönüp baktığımda gurur duydum kendi hâlimle.
Ne değerine paha biçip satabilirdim
ne de kötüye kullansınlar, kırsınlar diye kiraya verebilirdim.
Bir tarihi eser değildi;
şaheserdi çünkü benliğim.
