Korkuyorum.
Ona âşık olmaktan korkuyorum. Bunu yüksek sesle söyleyemediğim için değil; içimde söylediğimde bile yankısı fazla geldiği için. Çünkü bazı hisler vardır, adı konduğu an büyür. Büyüdüğü an da insanın içini daraltır.
Ona âşık olmaktan korkuyorum; çünkü bu korku, hissetmediğim bir şeyden değil, fazlasıyla hissettiğim bir ihtimalden doğuyor. Bu kez hissettiğim şey bir heves değil. Adına aşk diyebileceğim kadar gerçek. Ve her gerçek, insanda mutlaka bir iz bırakır.
Yaklaşmak istiyorum. Ona tamamen teslim olmak istiyorum. Ama yakınlaştıkça içimde bir geri sayım başlıyor. Her güzel an, sonrasındaki eksilmeyi fısıldıyor. Ona gülümserken bile içimden bir ses “alışma” diyor. Çünkü alışmak, en tehlikeli bağ.
Yaklaştıkça geri çekiliyorum. O bağın oluşmasından korkuyorum.
Sesinin günümü belirlemesinden.
Tek bir kelimesiyle bütün ruh hâlimi değiştirmesinden.
Adını düşünmeden edememekten, nerede ne yaptığını sürekli kafamın içinde taşımaktan.
Sesini duymadığımda hissedeceğim o garip boşlukla yaşamaktan…
Ve en çok da, yokluğunu daha varlığındayken hissetmekten.
Korkmak da bir tür itiraf aslında. İnsan, değmeyecek bir şeye bu kadar dikkat etmez. Ona bağlanmaktan korkuyorsam, bu kalbimin çoktan bir adım attığı yerdendir. Her geri çekilişim, içimde büyüyen bir “evet”i bastırma çabası gibi. Yaklaşmaktan kaçtıkça hislerim daha görünür oluyor; susarak bile onu ele veriyorum. Çünkü korku, bazen kaçmak değil, kabullenmenin en sessiz hâlidir. Ve ben, itiraf edemediğim duygularımı korkunun arkasına saklıyorum.
Korkuyorum, evet. Ama bu korku bir kaçış değil; kendimi koruma biçimim. Çünkü bazı bağlar, oluşmadan önce bile insanın içini sızlatır. O tehlikeli bağın neye dönüşebileceğini biliyorum. Bu yüzden acele etmiyorum, adını koymuyorum. Kalbimi şimdilik olduğu yerde tutuyorum.
Belki bir gün cesaret ederim.
Ama bugün, bu korkuyla yaşamayı seçiyorum.