Bazen insan, yaşayan bir beden değil de
sırtına kendi hayatını yüklenmiş bir yolcu gibidir.
Yürür… ama nereye gittiğini bilmeden yürür.
Güler… ama içindeki sessizlikten utanarak güler.
Ve çoğu zaman fark etmez ki taşıdığı şey bir yük değil, çoktan ölmüş bir hayatın cesedidir.
İşte o zaman anlarsın…
Bir insan bazen kendi geçmişini sırtında taşır.
Bitmiş sevgileri, yarım kalmış cümleleri,
söylenmemiş özürleri, tutulmamış sözleri…
Hepsi ağır bir gölge gibi omuzlarına çöker.
Ve ruhun…
Zerre kadar kalır içinde.
Çünkü insanın ruhunu en çok tüketen şey,
yaşanmamış hayatların ağırlığıdır.
Oysa insan,
ölmüş şeyleri gömmeyi öğrenmediği sürece
yaşamayı da öğrenemez.
Çünkü sırtında bir cesetle yürüyen biri
yol alıyor gibi görünse de
aslında sadece yoruluyordur.
Bir gün insan anlar:
Bazen kurtuluş yeni bir yol bulmak değildir.
Bazen kurtuluş,
sırtındaki ölü yükü yere bırakabilme cesaretidir.
Ve o gün…
Zerre sandığın o ruh
yeniden nefes almayı öğrenir.