Zamanın aynası yüzümüze çarptığında, karşımızda bir insana değil, sadece bir gölgeye bakıyoruz. Öyle bir çağın enkazı üzerindeyiz ki; ışık, artık aydınlattığı için değil, karanlığı daha da büyüttüğü için kıymetli. Sahneyi yamuk karakterler, dekoru ise ahlakı eğri zihniyetler örmüş durumda.
Bir zamanlar utanç, ruhun en sadık zırhıydı; insanı küçültmez, bilakis insan kılan o ince çizgiyi korurdu. Bugün o zırhı isteyerek çıkaranlar, çıplaklıklarını birer zafer madalyonu gibi göğüslerinde taşıyor. Yüzsüzlük bir görünürlük sermayesi, pervasızlık ise garantili bir kariyer basamağı. Ne kadar arsızsan o kadar sahnede, ne kadar seviyesizsen o kadar zirvedesin. Tarih, kötülüğün bu kadar şık, bayağılığın bu kadar popüler olduğu başka bir devir kaydetmedi.
Sokakta düz yürümeyi bile beceremeyenlerin, kalabalıkların gözünde birer tanrıya dönüştüğü o trajikomik perdeyi izliyoruz. Rezillik maharet, arsızlık cesaret, ahlaksızlık ise şöhret addediliyor. Kokuşmuşluğun bu denli estetize edilmesi, çirkinliğin bu kadar albenili kılınması, insanlık hafızasında kapanmaz bir yara açıyor.
Peki, bu tükenmiş gürûh nasıl türedi? En acısı da bu; bu çürüme sadece üretenlerden değil, seyredenlerden besleniyor. Kalabalıklar, kendi sıradan hayatlarının sıkıcılığından kaçmak için, sınır tanımayan bu karanlık figürlerin sahte ışıltısına kapılıyor. Kendi ahlaki pusulasını yitirenler, pusulası olmayanları kahraman ilan ediyor.
Oysa asalet hiçbir zaman gürültüde barınmadı. Hakiki duruş, kalabalığa rağmen dimdik kalabilmekti. Bu çağın bize dayattığı en çetin sınav; görünmez ama onurlu kalmayı başarabilmektir. Bu yozlaşmaya verilecek en büyük cevap alkışlamamak; bu rezilliğe karşı takınılacak en asil tavır ise sırtını dönüp içimizdeki o sarsılmaz vicdanı korumaktır.