Tebrikler, kusursuz bir asrın içindeyiz! Victor Hugo’nun o romantik dramlarına, Dostoyevski’nin dert edindiği o ağır ruhsal sancılara hiç gerek yok artık. Eskiden insanları ağlatmak, vicdanları sızlatmak zormuş; hakikati aramak, adaletsizlikle boğuşmak epey zahmetli işlermiş doğrusu. Şükür ki o karanlık, ilkel çağları geride bıraktık ve her şeyi inanılmaz pratik hale getirdik. Eski sefiller köşe başında bir ekmek dilenirdi, şimdi modern sefiller Wi-Fi sinyalinin çekmediği yerlerde yokluk çekiyor. Ne kadar büyük bir gelişme, değil mi? Artık sefalet bile estetik, dertsiz ve en önemlisi göz önünde değil.
Eskiden biri acı çektiğinde yardım etmek, el uzatmak gerekirdi; şimdi çok daha iyisi var: story değiştirmek. Dünyanın bir ucundaki felaketi kahvenizi yudumlarken izliyor, iki saniye sonra sevimli kedi videolarına geçebiliyorsunuz. Vicdan azabı kargo süresinden bile hızlı bir şekilde kapınıza gelmeden bertaraf ediliyor. İnsan hayatı, emeği ve hatta hayalleri artık borsada işlem gören hisse senetleri gibi. Girişimci dedikleri modern efendiler size geleceksizliği öyle şık ofislerde, renkli puf koltuklarda sunuyor ki, köle olduğunuzu fark edip mutlu mesut çalışmaya devam ediyorsunuz. Dürüstlük muazzam bir kerizlik olarak okutulurken, yalan söylemek bir iletişim stratejisi kisvesi altında el üstünde tutuluyor. Her şey betonlaşıyor, yeşilin son kalıntıları da lüks rezidans adı altında pazarlandıktan sonra neşeli kepçelerle tarihe gömülüyor. Nasıl olsa gelecekteki torunlarımız sanal gerçeklik gözlükleriyle yeşili çok daha net görecekler, değil mi?
Kısacası devrimiz o kadar kusursuz ki, kimsenin kimseye ihtiyacı yok. Eski insan dert edermiş; aç kalanı, hakkı yenenİ, ezileni... Ne saf adamlarmış! Günümüz insanı ise şarjı bitmediği ve interneti hızlı olduğu sürece evrenin merkezinde bir kral gibi yaşıyor; herkes kendi küçük dijital adasında mutlu birer köle.