İnsan, adını bilmediği bir yolculuğun içindedir.
Takvimler ilerler ama ecelin tarihi hiçbir sayfada yazmaz. Her sabah “daha var” sanarak uyanırız; oysa her gün, ne zaman geleceği bilinmeyen bir sona doğru biraz daha yaklaşırız. Bu yüzden acelemiz dünya içindir, ertelemelerimiz ahiret için olur.
Ecel bizi korkutmak için değil, uyandırmak için vardır. Çünkü insan, sonsuz yaşayacakmış gibi plan yaptığında kalbi katılaşır; ama sonun belirsiz olduğunu hatırladığında yumuşar. Kırdığı gönülleri hatırlar, yarım kalan dualarını düşünür, “sonra” dediği iyiliklerin aslında bugüne ait olduğunu fark eder.
Ne gariptir; ölümün zamanını bilmeyiz ama onun geleceğinden eminiz. Yine de sanki hiç gelmeyecekmiş gibi yaşarız. Oysa her nefes, emanetin biraz daha azalmasıdır. Her akşam, bir daha uyanamayacak olmanın ihtimaliyle kapanır; her sabah, farkında olmadan bize verilen yeni bir fırsattır.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmemek, en büyük rahmettir belki de. Bilseydik, korkuyla yaşardık; bilmediğimiz için umutla yürürüz. Ama bu umut, gaflet olmamalı. Yaşamak; daha çok biriktirmek değil, daha az kırmaktır. Daha çok konuşmak değil, daha çok helallik almaktır.
Çünkü biz, ne zaman biteceği belli olmayan bir yolun yolcularıyız.
Ve asıl soru şudur:
Ecel geldiğinde, geride bıraktıklarımız mı ağır basacak, yoksa taşıdığımız günahlar mı?