Her felaketin gölgesi uzun olur; düşer, sarar, bazen yakar. İnsan ilk anda yalnızca kaos görür, yalnızca acıyı hisseder. Sözler kifayetsiz kalır, gözyaşları da çoğu zaman yetmez. İşte o anlarda felaketin gerçek karşılıkları ortaya çıkar: zaman ve sessizlik.
Zaman, yaraların görünmez hekimidir. İlk günlerde dayanılmaz olan acılar, gün geçtikçe şekil değiştirir. Zaman, felaketin keskin kenarlarını törpüler, kalbin yükünü taşınabilir hale getirir. Her kayıp, her yıkım, her sarsıntı bir gün hafifler; iz bırakır ama yaşamaya engel olmaz.
Sessizlik ise insanın kendi iç dünyasıyla buluştuğu yerdir. Gürültü sustuğunda, dış sesler çekildiğinde insan, kendi kalbinin ve ruhunun sesini duyabilir. Sessizlik, felaketi anlamak, kabullenmek ve onunla barışmak için gereklidir. Bazen bir acıyı anlatmak değil, sadece sessizce yaşamak iyileştirir.
Her felaket, insanı zamanın ve sessizliğin sınavına sokar. Bu iki karşılık, bize acının geçici olduğunu, gücün ve olgunluğun ise içimizde saklı olduğunu hatırlatır. Felaket, bir yıkım olduğu kadar, büyüme ve farkına varma fırsatıdır.